Ekoloji

Ekoloji ve Kapitalizm: İki Zıt Kutup!

Türkiye’nin temel bir sorunu: Ekoloji

Özellikle 80’li yıllarda neoliberal politikalardan dolayı, sorunun bir parçası olan sermayenin   -kapitalizmin- büyüme ideolojisi ve beraberinde getirdiği aşırı tüketim dünyayı bir yıkıma getirirken, “doğa sevgisi” ve ekonomik nedenler üzerine biçimlenmiş olan çevre bilinci 80’li yılların sonuna doğru demokratikleşme mücadelesiyle birlikte Türkiye de ekolojik eksenli birçok yerel direnişe sahne olmuştur. 2013’te parktaki ağaçları korumakla başlayıp tüm ülke çapında demokratik eylemlere, toplumsal direnişe dönüşen Gezi Direnişi çevre ve demokrasi mücadelesinin iç içeliğinin göstergesiydi.

Türkiye’de çevre konusunda yaşanan en önemli gelişmelerden biri de 1986’da gerçekleşen Çernobil nükleer santralinin patlaması ve ardından özellikle Karadeniz’de artan kanser vakaları çevre duyarlılığını artırmıştır. O yıllarda artan ekolojik hassasiyet dolayısıyla 6 Haziran 1988’de Yeşiller Partisi kurulmuş, ancak toplumsal karşılık bulamadığı için kısa süre sonra kendisini feshetmiştir. 2002’de yeniden kurulmasıyla; nükleer tehdit, küresel iklim değişikliği, savaşlar, ayrımcılık, demokrasi karşıtı müdahaleler, kısıtlanan özgürlükler gibi sorunlara karşı bir program geliştirmiş olmasına rağmen tabanda bir karşılık bulamamıştır. Bununla birlikte bu girişimler çevre ve doğa sorununa duyarlılığı arttırmış, geniş bir ekoloji aktivizminin yaratılmasına yardımcı olmuştur.

Türkiye’de ekoloji hareketlerine bakıldığında yüzlerce sivil hareketin var olduğu, ancak bunların çoğunun vakıf veya dernek biçiminde devlete bağlı oldukları, etki alanlarına ve gerçekten çevre sorunlarına odaklı olanların sayısı ise oldukça azdır ve genellikle lokal toprağını, suyunu, zeytinin korumaya çalışan halk hareketleri olarak dikkat çekmektedirler. Doğa ve çevreyi koruma anlayışıyla ortaya çıkan bu hareketlerin önemli etkinlikleri bilinçlendirme, doğayı koruma, sürdürülebilirlik ve eğitim gibi çalışmalardır. Diğer yandan, yeşil hareketler olarak ortaya çıkan politik hareketler genellikle Avrupa ve Amerika’daki çevre hareketlerinden etkilenmiş; çevre dengesi, ekoloji gibi sorunların yanı sıra barış, militarizme karşı eylemler, ayrımcılık, ulusal ve etnik kimlikler, özgürlüklerin gaspına dolayısıyla antidemokratik yasalara karşı, kadın hakları gibi eylemlerle, toplumsal sorunları işleyen paneller, dergiler, protestolar ve kampanyalarla birlikte apolitik yaklaşımlara tepki olarak ortaya çıkmıştır. Ekolojik sorunlar üzerine bilimsel çalışmalar yapılmış olsa da; ülke, sermayenin talanına engel olan yasalar iktidarın “kararlı” adımlarıyla aşılarak, mülksüzleştirme de dâhil, madenci şirketlerinin istilasına uğrayarak yağmalanıyorsa, çoraklaştırılıyorsa, toprak-su, hava zehirleniyorsa, zeytinlikler kayboluyorsa, bu çevre meselesinin Türkiye’de toplumsal düzeyde daha çok bilince çıkarılması gerekliliğini ortaya koymaktadır. Bu görev ülkede ekoloji ve çevre konularına sahip çıkan bir avuç aktivistin üstüne yıkılmamalı, emek ve demokrasi güçleri de güçlü bir şekilde ekoloji ve çevre sorunlarına sahip çıkmalıdır.

Yine ülkede en önemli bir çevre sorunu altın aramadır. Aslında altın cevheri bakımından hiç de zengin olmayan Türkiye’de 112 altın madeni projesi için ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) süreci bekleniyor. Sermayenin, altın gibi madenciliğe bu denli ilgi duymasının nedeni, şirketlerin çevrenin kirlenmesini umursamadan, maliyeti düşük olduğu için yüksek teknoloji kazı makineleriyle açık ocak madenciliği yapması, altını diğer minerallerden siyanürle ayrıştırmasıyla şirketlere büyük paralar kazandırmaktadır. Sermayenin kârı söz konusu olduğunda, halk sağlığı, bozulan ekosistem, siyanürle zehirlenen canlılar, su ve toprak, tahrip edilen doğa, işçilerin kazalarda yaşamını yitirmesi önemli bulunmuyor.

Üstelik ortaya çıkan sorunların boyutu yerelden küresel ölçeğe ulaştı ve bilim insanlarının ortaya koyduğu gibi eğer sert önlemler alınmazsa, insanlık çok yakında kendi yaşam alanlarını yitirmiş olacaktır. Bu tehlikeli durumun üstünden enerji kaynaklarının fosil yakıtlar yerine yenilenebilir enerji kaynaklarına geçişle gelinebilecektir. Ancak gündemi, tekelci sermayenin belirlediği bir dünyada yaşıyoruz. Amerikan petrol emperyalizmi tekelleri hâlâ fosil yakıtlardan enerji üretimini körüklemektedir. Amacı, militarizm de dâhil her türlü araçla, petrol ülkelerini uluslararası pazara maksimum kapasite sunmaya zorlamaktır. Bu, mümkün olan en düşük petrol fiyatını ve yüksek CO2 emisyonunu yaratmaktadır. Burada ABD’nin Irak, İran ve Venezuela gibi ülkelere yönelik tehditlerini anımsamak yeterlidir.

Ekolojik sorunların bilimsel ve derinlemesine analizini yapmak son derece önemlidir ve bu da ancak diyalektik materyalist bir yöntemle olabilir. Günümüzde ekolojik sorunların ana nedeni emperyalizm ve tekelci devlet kapitalizmidir. Bu sorunun analizi, çevre mücadelesi için, yaşanabilir daha iyi bir dünya için verilen mücadelenin bir parçası olmak zorundadır. Kriz içindeki kapitalizmle hesaplaşmanın yegâne yolu, Marks ve Engels’e dönüp onların kapital ve doğa ilişkisi konusunda ne dediklerine ve nasıl bir çözüm önerdiklerine bakmak gerekmektedir. Bu çalışmanın amacı da, çevre hareketleriyle diğer sınıf ve demokratik hareketlerle birlikte ileriye dönük ortak yol bulmada tartışmalar sağlamaktır.

İnsan, ekoloji ve ekosistem

Son yıllarda dünyanın en ücra köşesine kadar insanlar kendi yaşam alanlarının değişik biçimde tehlikeye girdiğini bilfiil görmektedir. Hızla artan kuraklık ve sel felaketleri, iklim değişikliği ve açlık sorunu, havada, suda, toprakta artan kirlilikle havayı soluyamama, suyu kullanamama, toprağı işleyememe gibi yaşamsal çevre sorunlarını gözler önüne sermektedir. İnsan bunların nedenlerini sorgulamakta ve ne gibi önlemler alınması gerektiğini araştırmaktadır. Bozulan nedir? Yeniden kurulması gereken denge nedir ve bu denge nasıl kurulacaktır? İnsanların bu sorulara cevap ararken yaşadıkları “çaresizlik” karşısında haklı olarak “acaba dünyanın sonu mu geldi?” diye düşünebilmektedirler.

İnsanlar, tüm canlılar doğada doğayla yaşar. Doğayla sürekli ilişki içindedir. Doğadan alır, doğaya geri verir. Burada bir döngü, bir denge oluşur. İşte canlıların hem birbirleriyle hem de cansız çevreleriyle olan ilişkilerini, etkileşimini, yeryüzünde yaşamı mümkün kılan madde döngüsünü ve enerji akışını inceleyen bilim dalına ekoloji denir. Ekosistem de yeryüzünün tümünde veya belirli bir alanında yaşayan tüm canlıların; insanların, hayvanların, mikroorganizmaların, bitkilerin ve cansız çevrenin; toprak, su, hava, ışık, minerallerin birbirleriyle etkileşimde bulunduğu, bir denge oluşturduğu yaşam sistemidir. Burada her bir parça büyük bir bütünün vazgeçilmez unsurudur. Doğal dengeyi koruyan bu sistem canlıların yaşam alanlarını ve biyolojik çeşitliliğini sağlar.

Çevre sorunları, ekoloji genellikle insan ve doğa arasında bir çatışma alanı olarak sunulur. Bunun nedeni doğaya en çok yıkıcı müdahalenin “bazı” insanlar tarafından yapılmasıdır. İnsanlar ilk çağlarda, ilkel komünal yaşam döneminde doğayla belli bir uyum sağlamayı, aldığı kadar vermeyi belli bir ölçüde başarabilmiştir. Sınıflı, özel mülkiyetli toplumlarla birlikte doğaya müdahale saldırıya dönüşmeye başlamıştır. Kapitalizmle birlikte bu saldırı doğanın yağmalanmasına dönüşmüştür. Bu yağma doğanın ekosistemini altüst etmiş, ekolojinin tüm alanlarında sorunları derinleştirmiştir. Yine bugün insanlığın en büyük sorunu enerji üretimindeki CO2 emisyonunun yarattığı iklim değişikliği sorunu olduğundan ekoloji sorunu iklim sorunu olarak da görülebilmektedir. Oysa ekoloji çevre sorunlarından türlerin yok oluşuna kadar geniş bir alanı kapsar.

Doğa, insan ve metabolizma

Öncelikle doğa, insan bilinci tarafından yansıtılabilen ve böylelikle eylem için bir temel oluşturabilen nesnel bir gerçeklik olarak algılanmalıdır. Bu materyalist görüşe, dini ve idealist görüşler karşı çıkar. Onlar için doğa, insanlar için Tanrı tarafından yaratılmış bir arka plan olarak algılanır. Bu iki ekol arasındaki çatışma antik Yunan çağında Epikür’e kadar uzanır. 1841’de Epikür’ün felsefesi Marks’ın doktora teziydi ve materyalist felsefenin habercisiydi.

Burjuvazinin, kapitalizmin gelişmesi, aydınlanmayla birlikte bilim alanında da büyük gelişmeler; icatlar ve keşifler yaşandı. Jeoloji bilimiyle; kalıntıların incelenmesiyle, hayvan ve bitki türleri ortaya çıktı, gelişti ve yok oldu, yani evrimsel bir geçmişe sahip oldukları kanıtlanarak İncil’e meydan okundu. Darwin, insanlar da dâhil türlerin doğal seçilim yoluyla hayatta kaldığını kanıtladı.

Diğer önemli bir keşif de kısmen canlı organizmaların metabolizmasının, kısmen de mineral madde döngüsünün hayvan ve bitki yaşamının bir parçası olduğu gerçeğinin keşfedilmesiydi. Metabolizma kelimesi; ilk olarak organizmaların oksijenle besinleri yakması, ardından yanma ve CO2 salınımı ile ilişkilendirilmiştir. Alman kimyager Justus von Liebig, tüm bitkilerin topraktan mineral maddelere, özellikle azot ve potasyuma ihtiyaç duyduklarını göstermiştir. Besinler, bitki parçalarının ayrışması veya hayvan dışkısı olarak veya leşler yoluyla tekrar toprağa döndüğünde bir döngü oluşuyor. Bu döngü kesintiye uğradığında toprağın verimliliği azalıyor. Marks, Liebig’in çalışmalarını incelemiş ve onu tüm ekonomistlerden daha önemli bulmuştur.

Metabolizma yalnızca madde alış-verişi değil, aynı zamanda ısı ve mekanik gibi farklı enerji formları arasında enerji alış-verişi ve dönüşümüdür. Enerji yasalarının netleşmesi, tam da 19. yüzyılın ortalarında, kömür ve buharlı makinelerin, odun, yük hayvanları, su ve rüzgârın yerini almaya başlamasıyla gerçekleşti.

Doğa ile insan arasındaki ilişkiyi emeğe dayandırarak bilimsel temelde açıklayan Marks ve Engels olmuştur. Marks ve Engels “Alman İdeolojisi”nde “İnsanlar, hayvanlardan, bilinçle, dinle, istenecek herhangi bir şeyle ayırt edilebilir. İnsanların kendileri, kendi geçim araçlarını üretmeye başlar başlamaz, kendilerini hayvanlardan ayırt etmeye başlıyorlar, bu, insanların kendi beden örgütlenişlerinin sonucu olan ileri bir adımdır. İnsanlar kendi geçim araçlarını üretirken, dolaylı olarak, kendi maddi yaşamlarını da üretirler” der. (MEW 3, s. 21 ) Marks, insan emeğini “hem insanın hem doğanın katıldığı, insanın kendi inisiyatifiyle doğayla metabolizmasını başlattığı, düzenlediği ve kontrol ettiği bir süreç” olarak tanımlarken yeni buluşlardan faydalandı. Bu diyalektik bir ilişkidir, Marks’a göre insan “kendi dışındaki doğayı etkileyip değiştirdiğinde, kendi doğasını da değiştirir” derken, emek sürecinde insan ile doğa arasındaki metabolik ilişkiden bahseder ve “insanın varoluşunun ebedi doğal koşuludur” der.

Kapitalizm ve bozulan ekolojik metabolizma

İnsanlığın 19. Yüzyılda kapitalizm ve daha sonra emperyalizm çağına geçmesi, sanayi üretiminin artması ile doğanın ekolojisi hızla bozulmaya başlamıştır. Özellikle artan nüfus ile gıda üretimi arasındaki denge bozulmuştur. Uzun zaman bu bozulmanın nedeni o dönemin burjuva aydınlarınca artan kapitalist üretiminde değil, artan insan nüfusunda, büyüyen yoksullar yığınında görülmüştür. Bu görüşü savunanların başında Malthus gelmektedir. Bilim insanları ise bozulan toprak metabolizmasını düzeltmek için de yeni teknik ve kimyasal buluşlar gerçekleştirme yoluna gitmişlerdir.

Ekosistemin bozulmasından esas sorumlu olanın ise kapitalist üretimin kendisi olduğunu söyleyen Marks ve Engels olmuştur. Onlar bu sonuca kendi dönemlerinin ortaya çıkarttığı bilimsel araştırmaları inceleyerek varmışlardır. Hedefi kapital akümülasyonu ve maksimal kâr olan kapitalist üretim; günümüzde doğa ve insan tahribatını bir üst düzeye yükselmesine, onların yok olmasına, ekosistemin tamir olmaz, geri dönülemez biçimde bozulmasına yol açmaktadır. Kapitalist üretim artık insanlığın yaşam temellerini ortadan kaldırmaktadır.

Thomas Malthus

Artan nüfus ile gıda üretimi arasındaki denge sorunu, Marks döneminde de bir endişe kaynağıydı. Bunun merkezinde, Liebig’in açıkladığı gibi, toprağın tükenmesi yatıyordu. Ancak burjuva elitinin bu krize tepkisi pek de ekolojik değildi. Gerçek bir emperyalist ruhla, gübre üretimi için hammadde arayışı başladı. Peru’dan gelen guano ve Şili’den gelen güherçile tarlalar için eksik olan maddeleri sağlayabilirdi. Bu arayışla yeni kâr fırsatlarını da yaratıldı.

İdeolojik alanda, kriz bir nüfus sorunu olarak açıklandı. Bugün bile Yeşiller’in ve liberallerin propagandalarında iki nokta: nüfus fazlalığı ve kaynak yetersizliği.

Bu fikirler, İngiliz nüfus bilimci, din adamı ve gerici bir iktisatçı olan Thomas Malthus’tan geliyor. Hem ekolojik kriz hem de yoksulluk, aşırı nüfusun “doğal” sonuçları olarak açıklanmakla Malthus, doğanın bize bir ziyafet verdiğini ama aşırı nüfus nedeniyle bu ziyafetin mahvolduğunu yazmıştı.[1] Malthus, döneminin İngiltere’sinin -ki o zaman yaklaşık 10 milyondan az insan yaşıyordu- aşırı nüfuslu olduğuna inanıyordu. Nüfusun yarısı tarım ve ilgili endüstrilerde çalışıyordu. Ve Malthus’un çabaları sonucu İngiltere’de zaten kötü, yetersiz olan Yoksulluk Yasaları daha da sertleştirildi. Ada şu an 60 milyon insanı besliyor ve gıda üretimi için nüfusun %5’inden daha azına ihtiyaç duyuluyor. Aslında, tüm gıdaları kimse kendisi üretmiyor. Günümüz Türkiye’sinde bile gıdaların birçoğu dışarıdan getiriliyor! Ancak gıdaların parasını ödeyebilmek için mamul mallar ve finansal hizmetler ihraç etmek gerekiyor. Malthus’un unuttuğu ya da göremediği temel şey değişken verimlilikti. Bu, toprağın rasyonel biçimde tarım yapıldığında artan nüfusu besleyebileceğiydi. Malthus’un fikirleri 19. Yüzyılın ikinci yarısında işçi sınıfının yaşam standartlarındaki istikrarlı bir artışla hızla itibarını yitirdi. Üretkenlik arttı ve sınıf mücadelesiyle işçi sınıfı ürettikleri zenginliklere belirli oranda sahip olabildi.

Malthus’un nüfus teorisi, özellikle 2. Dünya Savaşı’ndan sonra felaket tellalları tarafından kıyametin kopacağına dair feryatlarla zaman zaman hatırlanıyor. Toprak sahibi sınıfın bir temsilcisi olarak toplumun sınıflara ayrıldığını ve zenginlerin kaynaklardan diğer insanlara göre daha çok pay aldığı gerçeğini görmezden gelen Malthus yoksulluklarından yoksulları sorumlu tutuyordu.

Malthus 1834’de ölmesine, kıtlık yasasının matematiği defalarca çürütülse de, fikirleri zenginliğin eşitsiz dağılımı yerine, “nüfus bombası” adı altında, sermaye ve emperyalizmin destekçileri arasında büyük ilgi gördü. Yeni Malthusculara göre de hem ekolojik kriz hem yoksulluk aşırı nüfusun doğal sonuçları olarak açıklanıyor. Kapitalistler de Malthus’un fikirlerinden besleniyor.

Militarizmin işçi sınıfının etnik ve inanç bakımından farklı kesimlerini birbirine düşürme çabalarını da unutmamak gerekir. Ancak işçi sınıfı bu tuzaklara karşı birbirlerini destekler, dayanışmayı yükseltirse, doğanın korunmasına da eşsiz bir katkı sunabilir.  

Dünya zenginliği üretim araçlarını elinde tutan kapitalist, emperyalistlerin ellerinde toplanmıştır. Zenginlik, devasa eşitsizliklerin giderilmesiyle herkesin insanca bir yaşam sürmesine yeterlidir. Dayanışmaya dayanmayan bir nüfus politikası Nazi yöntemlerini hatırlatması bakımından ürkütücüdür.

Kapitalizmin neoliberal ekonomi politikaları, ağırlaşan çevre ve ekoloji sorunları

Kapitalizm daha 19. yüzyılda gelişmesine insan ve doğayı tahrip ederek başlamıştır. Yüksek kâr hedefli liberal politikalarla insan ve doğa sömürüsü sürekli artmıştır. Bu hedefle yerküreyi kendi hâkimiyeti altına almıştır. 20. yüzyılda tekelleşerek emperyalizm aşamasına geldiğinde kurduğu sömürgecilik sistemiyle tüm dünyayı sınırsız sömürmeye başlamıştır. 20. yüzyılın son çeyreğinde uyguladığı neoliberal politikalarla emperyalist tekeller fütursuzca tüm ülkelerin birikim ve zenginliklerini yağmalamaya başlamışlardır. Bunun sonucu yaratılan çevre sorunları insanlığın yaşamını ve yerkürenin varlığını tehdit eden bir boyuta ulaşmıştır. Tekelci kapitalizmin yarattığı iklim değişikliğinden türlerin korunmasına kadar ekolojik sorunlar insanlığın en yakıcı sorunu haline gelmiştir.


[1] Thomas Malthus, “An Essay on the Principle of Population”, (Nüfus İlkesi Üzerine Bir Deneme) 1798.

Küresel ısınma ve hava kirliliği günümüzde en yakıcı sorundur 

Bugün dünyanın karşı karşıya kaldığı en büyük tehlike muhtemelen küresel ısınma, iklim değişikliğidir. Bunun en önemli nedeni de başta enerji üretimi olmak üzere kullanılan fosil yakıtların saldığı CO2, karbondioksit ve diğer sera gazlarının salgılarıdır. İklim değişikliğine sebep olan sera gazlarını salgılayan gelişmiş kapitalist ülkelerin sanayisidir. İklim değişikliğinin kurbanları ise sera gazı emisyonlarına en az katkıda olan yoksullar ve yoksul ülkelerdir. İnsanlığı yok oluşa götüren bu iklim değişikliği sorunu tüm insanlığı ilgilendiriyor ve teknik olarak çözülmesi de mümkündür. Ancak iktidarlar ve kapitalistler dizginsiz ekonomik büyüme için kullandıkları fosil enerjiyle insanlığı uçuruma sürüklüyor. Bu durum, cehaletten ve dar görüşlülükten kaynaklanmıyor, bunun kapitalist sistemin temel yasalarında yapısal kökleri var.

İki yüzyıllık kapitalist üretkenlik, ekosistemi çöküşün eşiğine getirdi ve şimdiden dünyanın bir kısmı seller, kuraklıklarla boğuşuyor, kıyılarda sular yükseliyor. İklim değişikliğinin tümüyle kontrolden çıkmasını önlemek için sera gazı emisyonlarının azaltılması gerekiyor. Kapitalizm ise, sürekli artan üretim ve ulaşım için enerji sağlamanın doğa ve insan yaşamından daha öncelikli olduğu barbarca çözümlerle ilerliyor.

İnsanlar hangi toplumsal yapıda yaşadığına bağlı olarak çevreyi etkilerler. Daha önce hiçbir toplumsal düzende; sermaye sahipleri daha fazla üretmeye, daha fazla satmaya ve ihtiyaç yaratmaya iten kâr hırsıyla çevre bu denli etkilenmemiştir. Fosil yakıt endüstrileri kafa karışıklığı yaratmak için büyük miktarda para harcıyorlar. Bilim insanlarını satın alıyorlar ve onların nüfuzları, servetini petrolden kazanan ve astlarına bilimsel kanıtları görmezden gelmelerini ve tahrif etmelerini emreden bir adamın oturduğu Beyaz Saray’a kadar uzanıyor.

Dünya kendi döngüsü içinde kendi başına ısınıyor, artık soğumuyor. Bunun bir kısmı insan faaliyetinden kaynaklanıyor. Dünya, her zaman daha sıcak ve daha soğuk dönemlerden (buzul çağları) geçti, ama giderek daha fazla sera gazı, en önemlisi CO2 (karbondioksit) üst atmosfere pompalanıyor. Bu gazlar günümüzde ise güneşten gelen ısının içeri alınmasında ve yansımasında sera gibi bir battaniye işlevi görerek ısıyı hapsediyor, yani dünya ısınıyor. Özellikle 1980’lerden beri dünya her zamankinden daha fazla ısınıyor ve bunun sorumlusu sera gazları yayan fosil yakıtlar gibi emisyonlardır. Dünya, son 400.000 yılda olduğundan daha sıcak. Buzulların ve kutuplardaki buzulların eridikleri bir gerçek. Bu durum, buzullardan gelen “karanlık suyun” erimesi ve artık ısıyı hapsedememesi nedeniyle bir domino etkisi yaratarak tundranın donmuş toprağı eriyor ve artık karbondioksiti hapsedemiyor.

Günümüzün kapitalistleri, tıpkı İspanyol plantasyon sahipleri gibi, çok daha büyük bir ölçekte Amazon yağmur ormanlarını yakarak kemiriyor. Amaç, yine soya çiftliği, kerestecilik vb.  gibi kısa vadeli kârlar elde etmek. Amazon yağmur ormanlarının, türlerin çeşitliliği anlamında dünyadaki türlerin yarısına ev sahibi yaptığı tahmin ediliyor. Kaç tane bilinmeyen tıbbi bitki yok edildi, bilinmiyor. Yağmur ormanları, ağaçlar CO2’i bağladığı için aynı zamanda cüruflara bir akış alanı. Ancak ağaçları kestikçe ya da yaktıkça CO2 iklim değişikliğine ekleniyor. 20 yüzyılda genel sıcaklık artışı % 0,6-0,7 arasında ancak bu artışın yarısından fazlası 30 yılda gerçekleşmiş görünüyor.

Çoğu ekosistem atmosferle temas halindedir ve onunla etkileşim içine girer. Fosil yakıtların kontrolsüz tüketimi, ormansızlaşma vb. havanın CO2 ve diğer sera gazlarını artırmıştır. Özellikle enerji üretimi ve tüketimi açısından temel değişikler olmazsa -insan kaynaklı- sıcaklık artışı önümüzdeki on yıllar boyunca 2 C° derecenin üzerine çıkacaktır. Bu durum, alçak alanların sular altında kalmasına ve bazı alanların çölleşmesi anlamına gelecek felaket niteliğinde bir iklim değişikliğine sürükleyebilir. Milyonlarca insanın iklim mültecilerine dönüşmesi anlamına da gelir.

Geçmiş dönemde Beyaz Saray’da, küresel ısınmanın dünyanın karşı karşıya kaldığı büyük bir sorun olduğu konusunda genel olarak fikir birliği oluşmuştu. Bu nedenle, kapitalist güçler ilk adım olarak Kyoto’da bir araya geldi ve hiçbir zaman adım atılmayan bir antlaşmaya imza attılar. Şimdi ise dünya nüfusunun %5’inden daha az bir nüfusuna sahip olan ABD, tüm CO2 emisyonlarının dörtte birinden sorumlu bir devlet olarak Trump’la birlikte Kyoto Antlaşması’ndan çekildi. Onun çekilmesi Kyoto Antlaşmasını anlamsız hale getirdi. Diğer ülkeler de emisyon artışını düşürmekte başarısız oldu. Aslında kapitalist devletin CO2 emisyonundan sorumlu olan on binlerce şirketin üretimini kontrol etmesi zordur ve Kyoto Antlaşmasını kabul eden hiç kimse bu sorunu çözemez.

Buzdolaplarından ve sprey kutularından çıkan kloroflorokarbon (CFC) gazları yavaşça stratosfere yükselerek ozon tabakasının incelmesine ve bu nedenle daha fazla ultraviyole radyasyonun dünyaya ulaşmasına neden olmaktadır. Bu durum, güney yarımkürede cilt kanseri riskini artırmış, besin zincirinin ilk halkası olan okyanuslardaki plankton üretimini azaltmıştır. Uluslararası anlaşmalar, CFC gazlarının üretimini önemli ölçüde azaltmış ama yayılan gazlardan doğan sorunlar onlarca yıl devam edecektir. Atmosfere salınan kirlilik, özellikle kentsel hava kirliliği, bitkilere ve hayvanlara zarar vermekte ve insan hayatına mal olmaktadır.

Dünya kaynaklarını barbarca talan eden ve orantısız bir biçimde tüketen zenginlerin lüks tüketiminin ortadan kaldırılması gerekir. Petrol fiyatları yükseldiğinde, insanlar daha çok yakıt tasarruflu arabalar satın alır. Alternatif enerji kaynaklarını kapitalizm altında yaratmak neredeyse imkânsızdır. Çünkü kapitalistler, rüzgâr ve dalga enerjisi gibi sürdürülebilir enerji kaynaklarını paraya çevirmenin bir yolunu bulamadıkları için yeterince ciddiye almamaktadırlar ama gelen tehlikenin farkında oldukları, hayatta kalma sürelerini uzatmak ve taşıtların trafiğe çıkması için karne sistemini, bazı gazları yasaklama gibi uygulamalar getirmektedirler. Bunlar esas sorunu çözmekten uzaktır. 

Sular kirleniyor, yaşam zorlaşıyor 

Su, dünya eko sistemlerinin temelini oluşturur. İklim değişikliği ile birlikte yağışlar azaldı ve yağış biçimleri değişti. Bazı yerlerde yağış azalırken, bazı bölgelerde de ani aşırı yağışlar olmaktadır. İnsanlar, doğaya düşen yağışın % 13’ünü sulama ve benzeri amaçlarla kullanır. 1975 yılında bu oran % 8 idi. Buharlaşmayan kısım genellikle şehir, tarım ve sanayi atıklarıyla kirlenmiş bir biçimde doğaya geri döner. Sanayi ve endüstriyel tarımdan kaynaklı su kirliliği ve azalan yağışlardan ve aşırı kullanımdan kaynaklı kuraklık, ekosistemleri yoksullaştırıyor.

Doğadaki su kaynakları, yenilenme hızından daha hızlı tüketilmektedir. Su eksikliği veya düşük su kalitesi, birçok insanın yaşamını tehdit etmektedir. Aynı zamanda, su kaynakları giderek daha fazla kâr amaçlı metalaştırılmaktadır. Sanayi ve çevre atıklarıyla su havzaları hızla kirlenmektedir.  Dünyamızın % 71’i su ile kaplı olmasına rağmen gelecek nesiller için susuzluk, kuraklık büyük bir sorun olacaktır. Bunun nedeni suyun bugün kapitalistler tarafından hoyratça kullanılmasıdır, iklim değişikliğidir.

Toprak kirleniyor, besin kaynakları yok oluyor

Dünya yüzeyi ve ekosistemleri insan faaliyetlerinden derinden etkileniyor. Bu, dünyanın kara yüzeyinin % 11’i (Antarktika hariç) veya 50 milyon metrekarelik kısmı tarım için kullanılmaktadır. Ancak sadece son 50 yılda 10 milyon metrekarelik verimli üst tabakası aşırı yağmurlar veya toprak erozyonu nedeniyle yok olmuş, ciddi zarar görmüştür. Bunun nedeni genellikle zorlama ve uygunsuz tarım yöntemleridir. Tarım alanları, endişe verici bir hızla azalan ilkel ormanlar pahasına genişletilebiliyor, maden aramak ve çıkarmak için ormanlar yok ediliyor.

Endüstriyel tarımın kâr marjını yakalama çabası, yapay gübrelerin kullanımına ve zararlı böceklere karşı kimyasalların kullanılmasıyla toprağın kirlenmesine yol açtı. Sonuç olarak; ciddi toprak, su kirliliği ve ekosistemlere dâhil çoğu bitki, böcek ve memelinin azalması oldu. Bu gidişle toprak kullanılamaz hale gelecek ve insanlık önemli bir besin kaynağından yoksun kalacaktır. Çölleşmenin yanı sıra toprak kirliliği günümüzün en ciddi sorunlarından biri haline gelmiştir.

Bozulan ekolojik dengede türler yok oluyor

Susuzluk veya kirli su yalnız insanın değil, hayvan ve bitkilerin de yaşam alanlarını tehdit etmekte, var olan ekosistemleri tahrip etmektedir. Bu ise birçok su ürünlerinin yok olmasını getirmektedir. İklim değişikliği ile okyanusların ısınması, tuz ve asit oranlarının artması ve çevreden gelen kirlilik başta mercanlar ve deniz bitkileri olmak üzere birçok canlının yok olmasına neden olmaktadır. Karada ve havada da birçok canlı kuraklık ve kirlilik nedeniyle yok olmaktadır. Güvence altına alınanlar da kapitalist avcıların zevkine terk edilmektedir.

Sulardaki kâr amaçlı vahşi balıkçılık da birçok balık neslinin tükenmesine yol açmakta ve böylece kıyılarda yaşayan, geçimini balıkçılıktan sağlayan kıyı insanlarının geçim kaynaklarını da yok etmektedirler. Atlantik morinası nesli tükenmekte olan bir tür. Mavi Marlin’in, Mavi orkinosun başına gelen de bu. Ve balık ağları denizin dibindeki tüm besin zincirini yok ediyor. Aşırı avlanma, kapitalist açgözlülük insanlığı ve su canlılarını bir çevre felaketine sürüklüyor.  

Aşırı avlanmayla okyanusları, denizleri yağmalayan, tüketen kapitalistler; kendi yaptıkları trol tekneleriyle, aynı hikâyeleri tekrar etmek için Afrika kıyılarına yelken açıyor. Kapitalist devlet, kapitalistlerin çıkarları için vardır. Gemi inşa ve balıkçılık endüstrisi sübvansiyon için devleti zorluyor. Kaynaklara ulaşım zorlaştıkça, kapitalist ülkeler arasında rekabet kızışıyor ve Afrika ülkelerinin ise AB trol filosuna karşı korunması çok zayıf. Kapitalizm tüm nehirleri, denizleri ve okyanusları mahvetmektedir.

Emperyalist savaşlar ve tahrip edilen doğa 

Doğa ve çevrenin bozulmasında iç ve emperyalist savaşlar da önemli bir faktördür. 40 yıldan fazla bir zamandır Kürtlere, PKK’ye karşı yürütülen savaşta Anadolu ve Mezopotamya topraklarının, ormanlarının büyük kısmı tahrip edilmiş, Kürt halkı yaşam alanlarının büyük kısmını kaybetmiştir. Bugün Gazze ve Ukrayna’da yaşandığı gibi atılan silahların, bombalar ve füzelerin yarattığı yıkım ve tahribat doğayı tahrip etmekte, insanların kendisini ve yaşam alanlarını yok etmekte, görülmemiş bir çevre kirliliğine neden olmaktadır. Savaşlar yalnız yerel ve bölgesel felaketlere, ölüm ve yıkımlara yol açmaz, nükleer silahların kullanılması durumunda insanlık için Hiroşima ve Nagasaki’de görülenden daha büyük felaketlere yol açar.

Savaşlar ekonominin militarize edilmesi ve silah üretiminin körüklenmesini getirir. Silahlanma hem insan hem doğa ve üretim kaynaklarının fuzuli israfı demektir. Silahlanmaya ayrılan kaynaklar insanların refahından kesilmekte ve onları daha da yoksullaştırmaktadır.  Savaş ve silahlanma yıkıcı, yakıcıdır, barış yapıcılık ve kuruculuktur. Savaşa karşı barış için mücadele ekoloji mücadelesinin kopmaz bir parçasıdır. Savaşa karşı olmak doğa ve barışı savunmaktır. Ne var ki, son yıllarda uluslararası alanda kendilerini sosyalist olarak gören bir kısım Yeşiller kendi ülkelerinde silahlanma önerilerine, hatta çoğu kez savaşlara da evet diyerek çelişkili bir tavır sergilemektedirler.

Kapitalistler ekoloji sorunlarını önemsemez, çözmez

İnsanlar, geçimlerini sağlamak için belirli bir üretim biçimine göre doğayla ilişki kurar. Günümüzün üretim biçimi olan kapitalizm, plânsızdır. Sermayedarlar üretim yaparken, çevresel yıkımın maliyetini düşünmezler, bu onların hesaplarında görülmez. Ancak onların, doğaya uyum sağlamak yerine giderek doğaya hâkim olarak değiştirmeleri, kâr uğruna yaptıkları tahribatlar yeryüzünüzdeki yaşamı tehdit etmekte, dünyaya zarar vermektedir. Gidebileceğimiz başka bir dünya ise yok.

İnsanın doğayla etkileşimi ve doğa döngülerini sürdürmenin uzun vadede insan varoluşunu sağlamanın bir koşulu olduğuna dair Marksist görüşe neden uzun süre odaklanılmadı? Çünkü Marksist görüşe göre insanın doğayla olan karşılıklı ilişkileri rasyonel bir biçimde düzenlenmeli ve doğa ortak bir denetim altına alınmalıdır. Bu durum kapitalist üretim anlayışına kökten karşıdır. Buna karşı tekeller kendi krizlerini aşmak, üretimi, kârı arttırmak için bilimin ve teknolojinin son buluşlarını geniş çapta üretime sokmakta, böylece doğaya en büyük tahribatı yapmaktadırlar. Bilim ve teknoloji hangi sınıfın elindeyse o sınıfa hizmet eder.  Bilim günümüzde tekelci burjuvaziye hizmet etmekte, insan ve doğanın daha vahşi bir şekilde sömürülmesinde ve tahrip edilmesinde kullanılmaktadır.

19. Yüzyılda tarım krizini endüstriyel gübrelerle kısmen çözmüş gibi oldular. Ama çevre sorunları, 100 yıldan fazla bir süredir çok daha karmaşık ve tehditkâr biçimde ortaya çıktı. Sorunun tarafı olarak kapitalistler için bu sorunu “çözmek” onları bir kenara itip ardından daha büyük ölçekte canlandırmaktır. Günümüzde büyük tarım makinelerinin kullanımı, aşırı şişirilmiş ulaşım sektörü, azotlu gübrelerin enerji yoğun üretimi, şu anda bir felaket halindeki iklim değişikliğine neden olan CO2 emisyonlarına katkıda bulunmaktadır. Geniş araziler erozyon, ormanların yok edilmesi ve aşırı yağmurlardan, sel felaketlerinden veya kuraklıktan kullanılamaz hale geldi. Endüstriyel gübreler yeraltı sularını kirletiyor ve mantar oluşumuna neden olarak akarsularda, göllerde ve deniz kıyılarında oksijen eksikliğine neden oluyor. Kapitalistin tek düşündüğü ise bir sonraki bilançoda net kâr ne olacak? Kapitalistin ufku, sermayesidir. Sermayesini ve kârını artırmak onun yaşamsal temelidir. O, ne gelecek kuşakların sorumluluğunu üstlenir ne de yerkürenin gelecek nesillere yetecek şekilde bırakılmasını düşünür. Günümüzün sorunu onun bu fütursuzca doğa ve insana saldırısını gemlemek için mücadeleyi yükseltmek, ekoloji hareketini güçlendirmektir.

Kapitalistlerin ekolojik sorunların çözümü için yaptık dedikleri tek şey özellikle çevre ve ekoloji konusunda bilim ve teknolojinin geliştirdiği teknikleri hızla kullanmaya başlamalarıdır. Fosil ve nükleer enerjiden rüzgâr ve güneş enerjisine geçilmekte, doğa kirliliğine karşı bazı önlemler alınmaktadır. Buna rağmen kapitalizmde bilim ve teknolojinin, üretici güçlerin gelişmesiyle ekonomi sürekli büyür. Ekoloji hareketinden bazıları, özellikle Yeşiller, büyümenin her zaman kötü olduğunu, çünkü doğaya zarar verdiğini savunurlar. Burada sorulması gereken hangi ve nasıl bir büyümedir. Kâr için yapay tüketim yaratan büyüme mi, insanların ihtiyaçlarını karşılamak için bilim ve teknolojiyi kullanarak plânlı, denetimli, kontrollü üretim ve büyüme mi?  Kapitalizmde bilim ve teknolojiyle bazı alanlarda daha etkili üretimlerin yapılmasını sağlamaktadır. Örneğin, Japonya’da on yılda % 6 daha az enerji kullanılırken, üretim % 46 artmıştır. Ama bununla doğanın tahribatı engellenmemiş, yüksek kâr devam etmiştir. Temel görev doğa ve insan gücünün yağmalanmasını engellemek plânlı, denetimli, kontrollü üretimle mümkün kılmaktır. Bazı ekolojist ve Yeşillerin görmek istemedikleri bu gerçektir. Ama onlar kapitalizmde doğa tahribatına karşı çıkan önemli bir güçtürler. Ekolojinin her alanındaki mücadele kapitalizme, tekellere karşı olmayı gerektirir. En son “Greta Thunberg” ve “Fridays for future” gençlerinin başlattığı iklim değişikliğine karşı çıkan hareket tekelci kapitalizmi eleştiren güçlü bir ekoloji hareketi haline gelmiştir. Başta işçi sınıfı olmak üzere diğer sol ve demokratik devrimci güçlerin mücadelesiyle çevreci güçlerin mücadelesi aynı sisteme, kapitalist sisteme karşıdır. İkisi de farklı açılardan tekelci kapitalizme karşıdır. İşçi sınıfı, sol ve demokratik güçler ve çevre aktivistlerinin iklim sorunları, çevre sorunları, türlerin korunması sorunları gibi ekoloji konularında kapitalizme, tekellere karşı mücadelelerini aktif desteklemelidirler. Zira sınıf mücadelesi ekoloji ve diğer kimlik mücadelelerini de kapsayan bir mücadeledir. Bu mücadelelerle son 50 yılda ekoloji konusunda önemli başarılar elde edildiği unutulmamalıdır. 

Şirketler demir ve çelik üretir. Bu ürünler için kazanç sağlar. Ayrıca duman da üretir, bu can sıkıcıdır ama şirketin hesaplarını etkilemediği için ne kadar duman çıkardığı veya neye mal olduğu onun umurunda değildir. Bunun bedelini akciğer hastalıkları olarak biz öderiz. Hastane masraflarını da biz ödeyerek iki kez bedel öderiz, şirket ödemez.

Kapitalizm yenilenebilir alternatif enerji üretimine direniyor

Güneşten dünyaya sağlanan enerji devasa miktardadır, yani insanların şu an tükettiğinden 5000 kat daha fazladır. Enerjinin küçük bir kısmı biyokütleye yani oduna bağlıdır. 1900’lü yıllara kadar odun en önemli enerji kaynağıdır ve bugün 1 milyar insan için hâlâ öyledir.

Sanayi Devrimi ile birlikte artan enerji ihtiyacı yüzünden fosil yakıtlar, kömür ve petrol çıkarılmaya başlandı. Yaklaşık yılda 5 milyar varil olan petrolün 20 veya en fazla 40 yıl sürdürülebilir olduğu tahmin ediliyor. Kömürün ise iki ile üç yüzyıl dayanacağı belirtiliyor. Fosil enerji kaynaklarının bir gün biteceği ile karşı karşıya kalan kapitalizm “gönülsüz” alternatif kaynak arayışlarıyla karşı karşıya kalıyor. Bilim ve teknolojinin gelişmesiyle nükleer enerji temiz alternatif enerji olarak sunuldu ve kapitalizm buna hemen sahip çıktı. Ama bugün onun üretim atıkları, Çernobil ve Fukuşima’da olduğu gibi bir kaza sonucu ortaya çıkan ışın salımı nedeniyle ne kadar tehlikeli oldukları ortaya çıkınca nükleer santrallardan da vazgeçilmeye başlandı. Diğer alternatif kaynaklarına ise maliyet nedeniyle yanaşmak istemiyor. Bitene kadar fosil enerjide, daha büyük bir tehlikeye kadar nükleer enerjide kalmayı hesaplamaktadırlar. Bu ise bir kez daha kapitalizmin ne kadar irrasyonel olduğunu göstermektedir. Kâr için o kendi ölümüne bile razıdır. 

Güneş, rüzgâr, hidro, jeotermal, hidrojen alternatif enerji kaynakları olarak tanımlanmaktadır.  Ancak bunlara kapitalizmde kâr ve bazı üretim zorlukları açısından hâlâ itibar edilmemektedir. Oysa iklimin ve doğanın kurtuluşu bu alternatif enerji kaynaklarının acilen hayata geçirilmesini gerektirmektedir. Bunun engelleyicisi ise kapitalist sistemdir. Bugün bunun da baş müsebbibi ABD Başkanı Trump’tır.

Tüketim çılgınlığını körükleyen kapitalizm ekolojik sorunları çözemez

Kapitalizm ürettiği malları satmak için toplumda reklamlarla yapay bir tüketim çılgınlığı yaratır. Zenginler için lüks tüketim, geniş kitleler için al-at kültürüyle, eskimeye yüz tutmuş malların geri dönüşüme sokulmamasıyla, ihracat için üretme ve biyoyakıt üretimi yoluyla insan ve doğa maddi kaynaklar israf ediliyor. Fabrikaları işgücünün ucuz olduğu ülkelere taşıyarak ucuz işgücüyle, ağır sömürüyle ürettikleri mallar ve yarı mamul ürünler devasa motorlu taşıtlar ve hava yollarıyla taşınarak petrol kaynakları israf ediliyor ve CO2 emisyonu üretiliyor ve sınırlı miktardaki elementler tüketiliyor. Gelecek nesillere ağır bir bedel ödetiliyor. İşsizlik ve kötü sağlık koşullarıyla sayısız insan emeği israf ediliyor. Şişirilmiş reklam ve pazarlama endüstrisi ve spekülatif finans sektörü birer tüketiciye dönüştüren insanları tüketin çılgınlığı girdabında kapana sıkıştırıyor. Sürdürülebilir ve yenilenebilir başka bir tüketim asla gündeme getirilmiyor. Çünkü bu onların kâr anlayışıyla taban tabana zıttır.

“Yeşil Kapitalizm” iklim ve çevre sorunlarına bir çözüm değildir

Sermaye şimdiye kadar ekolojik kriz uyarılarını reddetti, ancak şimdi iklim krizinin varlığını kabul etmek zorunda kaldı. Toplumda kapitalizmin artık “yeşil” olması, yani yeni “yeşil” teknolojileri kullanarak, ekoloji ve çevre sorunlarını çözerek, sürdürülebilir ve yenilenebilir üretim yapan bir kapitalizm olması tartışılır oldu. Fakat, sermaye tüm çevre sorunlarını, kâr odaklı büyümeye devam ederek yeşil teknolojiye geçmekle çözebilir mi? Yeşil bir geçiş kapitalizmin çerçevesini yıkmadan gerçekleşebilir mi? Yeşil kapitalizm destekçilerinin tam da yapmaya çalıştığı budur. Bunlar karbon vergileri ve alışverişi gibi piyasa tabanlı çözümler arıyorlar. Bunlara göre iklim tahribatıyla etkili bir mücadele etmek için CO2’ye yüksek bir fiyat belirlenmelidir. Böylesi durumda şirketler artan maliyeti tüketicilere yansıtmış olacaklardır. Bu durum ise maliyeti artıracağı, işçi sınıfının gelirini etkileyeceği, talebi de azaltacağı için ekonomiyi de boğacaktır. Sermaye böyle bir riski göze alabilir mi? Şimdiye kadarki uygulamalar kapitalizmin yeşil olmaya pek niyetli olmadığını göstermektedir. 

Ama Yeşil bir dönüşüm, siyasi düzeyde paranın gücüyle çatışma halindedir. Çünkü petrol, gaz ve kömür şirketleri ile diğer fosil yakıtlarla ilgili endüstriler iktidarlar üzerinde büyük bir güce sahiptir. Çelik, petrokimya, cam, çimento endüstrileri ve elektrik üretimi CO2 yoğun sektörlerdir ve diğer sektörlerde üretilen artı değerin bir kısmına el koyan ve bu nedenle sürekli ek kâr arayışında olan, sermayeyi çeken devasa çokuluslu şirketlerdir. Petrol, doğal gaz ve kömür şirketleri, yalnızca sermayenin yoğunlaşmasına değil, aynı zamanda sınırlı doğal kaynakların ele geçirilmesine de dayandıkları için özel bir konuma sahip tekellerdir. Bu uzun vadede kârlarını güvence altına almalarına ve kurumsallaşmalarına olanak tanır. Tekeller iklim sorununun yükünü devletin işçi sınıfına, emekçi yığınların sırtına yüklemesini istemektedirler.

Sermaye güçlerinin lokomotifi, vergi mükelleflerinin yani ezici olarak işçi-emekçi sınıfın ödediği sübvansiyonlar, vergilerdir. Kapitalist devlette gezegeni koruma görevi, sorumluluğu da çevreye duyarlı davranarak işçi sınıfına verilmiştir, onun sırtına yüklenmiştir! İşçi sınıfının bu yükten kurtuluşu ekolojik sorunlara duyarlı çevrelerle birlikte kapitalizmin doğayı tahribatına karşı mücadeleyi yükseltmesini gerektirmektedir.

Avrupa Birliği, ürettiği politikalarla kendisini yeşil bir geleceğin garantörü gibi sunsa da, aslında tekellerin çıkarlarını savunduğu için, çevre ve iklim sorunlarına sürdürülebilir çözümler sunamamaktadır. Sermaye ve malların serbestçe dolaşımını gözeten AB Anayasası, çevreyi ve halk sağlığını koruyan bir politika belirleyemez. Aynı durum, raylı toplu taşıma yerine araç trafiğini ve otoyolları tercih eden AB ulaştırma politikası için de geçerlidir. AB’nin tarım politikası da organik ve sürdürülebilir tarımı desteklemiyor ve son derece tehlikeli görünen nükleer enerji stratejisinde de kararsız kalıyor. Herkes alternatif enerji diye kendi ülke ve bölgesinin diğer ülke ve bölgelere karşı rekabet üstünlüğünü elden kaçırmasını istemiyor. Trump’ın uyguladığı “America first” politikası fosil enerjiyi öngörmektedir. Diğer ülke ve bölgelerde sessizce aynı politikayı sürdürmekte, iklim değişikliği lafta kalmaktadır. 

Kapitalizm sürdürülebilir çözümleri olanaksız kılıyor

Kapitalizm koşullarında, üretici güçlerde olumsuz koşullar yaşanırken, insanlığın da gelecek beklentilerinin tehdit altında olduğu bir duruma gelindi. Burjuva, reformist ve yeşillerin öne sürdüğü gibi, kapitalizm çerçevesinde ekolojik krize sürdürülebilir çözümler olması mümkün müdür? Bu soruya ancak kapitalizmin doğasının doğru bir analiziyle cevap verilebilir. Kapitalizm altında, insanın doğayla etkileşiminin temel itici gücü tektir: mümkün olduğunca en yüksek kârın peşinde koşmak… İnsanlar ve doğa bunun için yalnızca birer araçtır ve mümkünse yüksek kâr elde etmek için ucuza sömürülmelidirler. Bazı kapitalistler yeşil olmak isterler, ancak kapitalizm koşullarında getirileri ve kârları olmadan hızla yok olurlar. Kapitalistler, piyasanın düzenleyicisi olarak devlete güvenirler. Kapitalist devlet, nihayetinde sermayenin bir bütün olarak kâr elde etmesini ve birikim yapmasını sağlamaya çalışır. Alternatifi ise insanlığın ve dünyanın yok edilmesine karşı acilen tekelci kapitalizme karşı mücadeleyi yükseltmek, barış demokrasi, sosyalizm yolunda ilerlemektir. Bu durumda parlamentolar demokratik olarak seçilebilir ve sürdürülebilir istekleri coşkuyla ortaya konulabilir, insanlık yeni bir dünyaya doğru yol alabilir.

Ancak siyasi müdahaleler, işçi sınıfı, çevre ve kimlik hareketleriyle sermaye arasındaki güç dengesinden bağımsız değildir. Mevcut güç dengesinde, sermaye ekolojik krize karşı pasifliğini, makyajlayarak farklı oyunların arkasına saklanır. Öte yandan, tüm güçlerin ortak mücadelesiyle ekolojik çöküşe doğru gidişat geciktirebilir, doğanın ve işçi sınıfının, tüm güçlerin kurtuluşuna giden yolda işbirliği imkânlarını yaratabilirler.

Bilim ve teknoloji egemen sınıfın hizmetindedir

200 yıllık kapitalist kalkınma, bir enerji kaynağı olarak fosil yakıtlar olmadan düşünülemezdi. Bugün, dünya enerji tüketiminin % 86’sı elektrik, ulaşım, sanayi, konut, tarım olarak fosil yakıtlardan sağlanıyor. Kapitalizmin egemen olduğu bir dünyada ne bilim ne de teknoloji tarafsızdır. Teknolojiyi, toprağın altındaki doğal varlıkları hızla metalaştırmak için kullanan bir zihniyetin ürünü olan, mineralleri en kısa sürede, en düşük maliyetle kâr uğruna saflaştırmak dışında başka bir amacı olmayan kapitalizm insanlığa nasıl bir gelecek sunabilir? Kendi kendini genişletme yolunda engel tanımayan sermaye, geliştirilen teknolojiyle önce hızla köylüyü alın teri döktüğü toprağını elinden alıp mülksüzleştirerek sonra da onu o toprakta çıkardığı madende işçi yapmaya zorlayarak doğayı onun elleriyle mahveder. Bunu yaparken de maden işçisini teknolojinin bir uzantısı haline getirir. Kapitalizmde bu teknoloji insanlığın refahına değil, sermayenin kâr etmesine, büyümesine hizmet eder. 

Sonuç

Gelişmiş teknoloji insanın doğayla metabolik ilişkisi, ekosistemlerin dengesi bozulup çökmeden kullanılabilir, gerçekleşebilir. Bu, gezegenimizin inanılmaz güzelliğini ve tür zenginliğini koruyacak ve insanlığın büyük bir kısmı için geçerli olan yoksulluk ve açlığı yaratmayacak şekilde olabilir. Metabolik ilişkiyi kurtarmanın yolu; ekolojiyi yaşamsal elementlerin dünyadan uzaklaştırılmaması, geri döndürülmesi, atıkların geri dönüşümünün sağlanması veya bunun mümkün olmadığı koşullarda güvenli bir biçimde depolanmasından geçer.

Eskiden bitkileri zararlı böceklerden, yabani otlardan ve diğer hastalıklardan korumak için geliştirilen ve kullanılan pestisitler aşamalı olarak kaldırılabilir. Gıda ve diğer biyolojik ürünler için üretilen türler ya mekanik olarak düzenlenmeli ya da ekosistemlerin kendini yenileme yöntemleri kullanılarak en hassas şekilde yapılmalıdır.

Bilim ve teknolojik gelişmelerle enerji krizi çözülebilir. İklim felaketine doğru gidişat; enerji tasarrufu, güneş ve hidroelektriğe dayalı yenilebilir enerjiye dönüşüm yoluyla tersine çevrilebilir. Atıklarla mücadele edilebilir. Tüketim malları, makineler ve ulaşım araçları mümkün olan en az enerjiyi tüketecek ve dayanıklı olabilecek hammadde tüketimiyle üretilebilir.

Toplu taşıma ağını genişleterek ulaşım ihtiyacı ve enerji tüketimi en aza indirilebilir. Bu yolla kazalar ve emek israfı da en aza düşürülebilir. Üretim ve yönetimi merkezden uzaklaştırılıp demokrasinin güçlendirilmesi sağlanabilir. Toplumun yeniden yapılandırılmasında tüm kaynakların kapsamlı ve doğru bir şekilde kullanılması gerekli ve bir zorunluluktur. Yaşam, insanlığın yaşamak için tüketmesi ve tüketmek için yaşaması değildir. Yaşam; insanın tüketim zihniyetinden, yapay olarak öne sürülmüş ihtiyaçlardan ve lüks tüketimden uzaklaşıp, eşit ve özgür insanlar olarak bir toplulukta çok yönlü gelişimine çevrilebilir.

Tüm bunlar, insanı ve doğayı kârın önüne koyarak başarılabilir. Başarı, kapitalist üretim ve tüketim modeli ve sonuçlarıyla hesaplaşma mücadelesiyle ilişkilidir.

Kapitalizmin krizleri bizi şu ikilemle karşı karşıya bırakıyor: Sosyalizm mi, Barbarlık mı? Böyle bir ikilemde dikkate alınması gereken ilk adım barbarlığı yaratan da sosyalizm mücadelesinin karşısına dikilen de sermaye çevreleri, tekelci burjuvazidir. Sosyalizm mücadelesiyle barbarlığa karşı mücadele birbirini tamamlayan mücadelelerdir. Ekolojik alanda, kadın, ulus, gençlik ve diğer kimlik alanlarında terör estiren sermayenin barbarlığı ile mücadele edilmeden sosyalizm için mücadelenin öne konması bu iki mücadele güçlerini karşı karşıya getirir, parçalar. Bugün sermayenin barbarlığının en açık ortaya çıktığı alan ekoloji, iklim değişikliği alanıdır. Kapitalizm yarattığı CO2 emisyonuyla iklimi değiştirmeye böyle devam ederse, önümüzdeki yıllarda yaşanacak bir dünya kalmayacaktır.

Sermayenin bu barbarlığını durdurmak için tüm demokrat, ilerici, sosyalist, komünist güçlerle ekoloji aktivistleri, kimlik savunucuları arasında anti-tekelci ve anti-emperyalist mücadele birliği yaratılması gerekiyor. Ekoloji mücadelesi de bu mücadelenin bir parçasıdır. Bununla ilişkili olarak diğer mücadele de ulusal egemenlik ve halkların temiz toprak, su için mücadelesidir. İleri sürülmesi gereken talepler, her zaman daha yaşanabilir bir dünya ve çevre üzerinde ortak çalışma fırsatını sağlayacak taleplerdir. Ekoloji ve kimlik sorunlarında ileri sürülen talepler işçi sınıfının da demokratik talepleridir. Bu talepler için ortak mücadele kaçınılmazdır. İşçi sınıfı ekoloji ve kimlik hareketlerinin taleplerine sahip çıkmalı, onların mücadelesini kendi mücadelesinin bir parçası olarak görmeli, onlarla dayanışma içinde olmalıdır. Ekoloji ve kimlik hareketlerinin işçi sınıfının dayanışmasına ihtiyacı olduğu gibi, işçi sınıfının da ekoloji ve kimlik hareketlerinin dayanışmasına ihtiyacı vardır. Burada bu ortak cephe ve ittifakın, dayanışmanın oluşturulmasında sendikal harekete de büyük görevler düşmektedir. İkisi de temelde sermayeye karşı hareketlerdir. Ancak birlikte başarıya ulaşabilirler.

Şu hâlde sürdürülebilir bir gelecek ve yaşanabilir bir dünya sağlama mücadelesinde, işçi sınıfı çevre hareketinin en önemli müttefikidir. Çevre hareketi geniş kapsamlıdır ve içinde birçok hareketi ve aktivisti kapsar, yani heterojendir, farklı sınıf ve katmanlardan gelirler. Bu nedenle, birçok çevreci örgüt ve aktivistle ortak mücadelede odak noktasını mevcut koşullar altında çevrenin mahvolmasına karşı mücadele olmalıdır. Ortak mücadele içinde birbirini daha iyi tanıyanlar daha büyük hedefler için mücadelenin de temellerini atmış olurlar.

Kâr amaçlı sınırsız üretiminde doğayı ve insanı, emekçiyi tahrip eden kapitalizm doğa aktivistleriyle işçi sınıfını sürekli ortak mücadeleye zorlar. Sürdürülebilir üretime dayalı zengin bir gelecek yaratmak, işten çıkarmaları değil, tam tersine tüm insan güç ve yeteneklerinin seferber edilmesini gerektirir. Sendikal mücadele ile çevre mücadelesi arasındaki birliğin anahtarı da buradadır. Yaşanabilir yeni bir dünya kurmak işçi ve emekçilerin, ekolojik ve diğer kimlik aktivistlerinin ortak mücadelelerindedir, ellerindedir.

Çevre ve iklim krizinin küresel niteliğinden dolayı sonuçları; özellikle nüfusları çok, ama az gelişmiş ülkelerde veya okyanuslardaki küçük adalarda daha ağırdır. Bu ülkelerle çevre felaketinin yol açtığı yıkım nedeniyle uluslararası dayanışma zorunludur. Bu yüzden yoksul ülkelerin tarım arazileri ve ormanlar da dâhil olmak üzere kendi doğal kaynaklarını kontrol etme ve kullanma hakları tam olarak desteklenmelidir. Tehlikeli çalışma koşullarının ve tehlikeli atıkların bu ülkelere aktarılmasına yönelik tüm girişimlere karşı mücadele edilmelidir.

Ekolojik krizle mücadele, emperyalist ülkelerin işçi sınıfı ile az gelişmiş ülkelerin halkları arasında küresel bir program ve dayanışmayı zorunlu kılmaktadır.

Ekoloji

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir