Tartışma
ALI HANSEN
Güncel siyasi tartışmalarda kimileri Çin’in ABD veya AB ile aynı düzeyde emperyalist bir güç olduğunu savunuyor. Ancak bu iddiayı, Lenin’in klasik emperyalizm tanımına göre analiz ettiğimizde Çin için geçerli midir?

Foto: Pedro Pardo
Bu çalışma, Çin’in emperyalist bir devlet olarak kabul edilip edilemeyeceğini değerlendirmek için Lenin’in emperyalizm için beş kriterini kullanmaktadır. Amaç, ideolojik önyargılar yerine Marksist-Leninist bir yöntem kullanarak tartışmaya açıklık getirmektir.
Lenin’in emperyalizm değerlendirmesinin beş özelliğine göre Çin emperyalist bir ülke midir?
Lenin, John A. Hobson’ın (1858-1940 İngiliz ekonomist) emperyalizm teorisini kapitalizmin en yüksek aşaması olarak daha da geliştirdi. “Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması” (1917) adlı eserinde Lenin, emperyalizmin beş özelliğini özetler. Bunlar şunlardır:
1. Üretim yoğunlaşması ve tekeller: Başlangıçta kapitalizm rekabetçi bir biçimde işler, ancak zamanla büyük tekellere (tröstler ve karteller gibi) yol açar. Ekonomik yaşamda bu tekeller piyasaları, fiyatları ve üretimi kontrol eder, rekabeti kısıtlar ve büyük kârlar elde ederler.
2. Finans Kapitalizmi ve Finans Oligarşisi: Bankaların ve sanayilerin entegrasyonu, kredi ve yatırım yoluyla ekonomiyi kontrol eden yeni bir finans kapitalist sınıfı yaratır. Bu küçük finans oligarkları grubu, hükumet politikaları üzerinde de etkili olur.
3. Mal yerine sermaye ihracatı: Emperyalist aşamada, gelişmiş ülkeler, mal ihracatına kıyasla az gelişmiş ülkelerde doğrudan yatırımı tercih eder. Bu, ucuz iş gücünü sömürmek için yoksul ülkelerde fabrikalar kurmayı ve küresel sömürüye yol açmayı içerir.
4. Uluslararası tekellerin ve kartellerin oluşumu: Büyük çokuluslu şirketler, küresel pazarları bölmek ve rekabeti azaltmak için karteller oluşturur (örneğin, petrol fiyatlarını kontrol etmek için petrol şirketleri arasındaki anlaşmalar).
5. Emperyalist güçler arasında dünyanın paylaşımı: Sömürgeler ve etki alanları yaratmak için emperyalist rekabet, emperyalist savaşlara yol açar (örneğin, I. Dünya Savaşı). Lenin’e göre, bu bölünme nihaidir çünkü dünyada artık ‘özgür’ bölgeler yoktur ve gerilimler tırmandırılır.
Lenin’in Emperyalizmin değerlendirmesinin Beş Özelliğine göre Çin’in, emperyalist olup olmadığını analiz etmek için her bir özelliğe bakmamız gerekir:
1. Üretimin yoğunlaşması ve tekeller: Çin ekonomisi, Lenin’in tanımladığı özel tekel modelinden önemli ölçüde farklıdır. Ülkede büyük sanayiler olmasına rağmen, enerji, telekomünikasyon ve bankacılık gibi kilit sektörler devlet şirketleri (SOE’ler – State- Owned Enterprises) tarafından yönetilmektedir.
Alibaba, Tencent ve Huawei gibi büyük özel şirketler de vardır, ancak bunlar da devletle yakından bağlantılı olarak faaliyet göstermekte ve devlet genellikle “altın hisseler” gibi araçlar aracılığıyla etkisini sürdürmektedir. Böylece devlet, küçük ve orta ölçekli işletmeleri desteklerken özel aktörler üzerinde bile kontrol uygulamaktadır.
Devlet öncülüğündeki bu model, sermaye ve üretimde yüksek bir yoğunlaşma yaratır, ancak özel tekellerin daha fazla hareket özgürlüğüne sahip olduğu Batı finansal kapitalizminden farklıdır. Liberal bir kapitalist yapı yerine, Çin’de ekonomik devlerin planlı bir ekonomik çerçeveye yerleştirildiği devlet kontrollü bir yoğunlaşmadan söz edilebilir. Devletin müdahalesi, devlet işletmelerinin sadece kâr maksimizasyonuyla değil, aynı zamanda ulusal stratejik hedeflerle de yönlendirildiği için bir karmaşıklık katmanı oluşturur.
2022 yılında Çin’de 150.000’den fazla devlet işletmesi vardı ve bu işletmeler gayri safi yurtiçi hâsılanın (GSYİH) yaklaşık %30’unu oluşturuyordu. Çin Ulusal Petrol Şirketi, Çin Havacılık ve Uzay Sanayileri Şirketi ve Çin İnşaat Bankası gibi şirketler öne çıkan örneklerdir.
Fortune Global 500’e (2024) göre, dünyanın en büyük 500 şirketinin 143’ü Çinlidir – bu sayı Amerika Birleşik Devletleri’ndekinden daha fazladır. Bu şirketlerin çoğu devlet mülkiyetindedir ve Çin modelinin farklı bir yoğunlaşma biçimine dayandığını göstermektedir: özel tekel değil, devlet egemenliği. Çin’in devlete ait elektrik şebekesi, Çin Ulusal Petrol Şirketi (CNPC), Sinopec (Çin Petrol ve Kimya Şirketi), Çin Sanayi ve Ticaret Bankası gibi büyük Çin şirketleri, gelir ve varlıklar açısından dünyada birinci sırada yer almaktadırlar. Temel nokta, bu ekonomik devlerin çoğunun özel kapitalistlerin elinde değil, devletin elinde veya yönetimi altında olmasıdır.
2. Finans sermaye ve oligarşisi: Çin’de bankacılık ve sanayi entegrasyonu, devletin yakın gözetimi altında gerçekleşmektedir. Çin Bankası, ICBC ve Çin İnşaat Bankası da dâhil olmak üzere en büyük bankalar devlet mülkiyetindedir ve ”bağımsız” kâr maksimizasyonuna yönelik kuruluşlar olmaktan ziyade devletin ekonomik politikasının araçları olarak hareket etmektedirler.
Özel finans sermayesinin etkisi sınırlıdır. Çin’de büyük bankalar olmasına rağmen, Wall Street’tekiler gibi bağımsız finansal güçler değillerdir. Bankacılık sektörü büyük ölçüde hükumet tarafından kontrol edilmekte ve bankacılık, sanayi sermayesinin nasıl tahsis edileceğini belirleyen beş yıllık planlar da dâhil olmak üzere devlet hedefleriyle koordineli çalışmaktadır. Krediler serbest sermaye çıkarlarına göre değil, öncelikle devlet işletmelerine, altyapı projelerine ve stratejik olarak önemli sektörlere yönlendirilmektedir.
Zengin bireyler ve özel şirketler olmasına rağmen, bunların finansal ve siyasi etkileri devlet düzenlemesine tabidir. Çin sistemi, Batılı kapitalist ülkelerinde görüldüğü gibi, devletten ayrı özerk bir finans sektörünün ortaya çıkmasına izin vermemektedir.
Bu nedenle, Lenin’in emperyalizm analizinde tanımladığı gibi bağımsız bir finansal oligarşisi yoktur. Lenin, finans kapitali güçlü ve bağımsız bir finansal oligarşinin elinde bankacılık ve sanayi kapitalinin birleşimi olarak tanımlamıştı. Çin’de ise bu birleşme devlet denetimi altında gerçekleşmekte olup, hem bankalar hem de sanayi işletmeleri siyasi olarak kontrol edilen bir ekonomik çerçeve içinde faaliyet göstermektedir.
3. Mal yerine sermaye ihracatı: *Çin, önceleri niteliksiz mal üreten ülke olmaktan çıkmış, yüksek nitelikli mal üreten ve ihraç eden bir ülke konumuna yükselmiş, (red.) özellikle Kuşak ve Yol Girişimi (BRI) aracılığıyla giderek daha fazla sermaye ihraç etmekte olan ülke olmuştur. Ancak bu, Lenin’in tanımladığı klasik emperyalist sermaye ihracatından farklıdır. Girişim, karadan ve denizden olmak üzere iki ana yatırımdan oluşur:
Kuşak (İpek Yolu Ekonomik Kuşağı) Çin’i Önasya ve Rusya üzerinden Avrupa’ya bağlayan altyapı yatırımlarıdır. Yol ise (21. Yüzyıl Deniz İpek Yolu) Çin limanlarını Güney Asya, Önasya ve Afrika üzerinden Avrupa’ya bağlayan deniz rotaları ve liman altyapılarını kapsar. Bu projeler, alıcı ülkelerde bağlantıyı (bağlantı kurma yeteneği) ve kalkınmayı teşvik eden ekonomik işbirliği ve kazan-kazan çözümleri olarak sunulmaktadır.
Çinli şirketler ekonomik olarak fayda sağlayabilirken, yatırımlar genellikle stratejik motivasyonlarla yapılır; örneğin, kaynaklara erişimi güvence altına almak, jeopolitik etkiyi genişletmek veya ticaret yollarını güçlendirmek gibi. Bu, özel tekellerin kâr maksimizasyonundan ziyade daha çok devlet gücünün yansıtılmasına daha çok benziyor.
2023 yılının sonuna kadar Çin, 148 ülkede 3.800’den fazla Kuşak ve Yol Girişimi projesine yatırım yapmış ve o yıl toplamda yaklaşık 178 milyar dolarlık sermaye ihracatı gerçekleştirmiştir. Örnekler arasında Addis Ababa-Djibouti demiryolu ve Pakistan’daki Gwadar Limanı yer almaktadır. Projeler genellikle doğrudan kontrol veya sömürgeci egemenlik yerine yerel iş gücü ve iş birliğini içerir.
Borç sürdürülebilirliği ve siyasi etkiyle ilgili endişeler mevcut olsa da, Çin’in yaklaşımı Batı sömürge geleneğinden farklıdır. Bu, sermaye ihracatını devlet çıkarları ve kalkınma hedefleriyle birleştiren bir modeldir; modern devlet güdümlü uluslararasılaşmanın karmaşık bir biçimidir.
4. Uluslararası tekeller ve kartellerin oluşumu: Çin, BRICS ve Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) gibi uluslararası örgütlere aktif olarak katılıyor, ancak bunlar Lenin’in tanımladığı gibi dünyayı kapitalist tekeller arasında bölmeyi amaçlamıyor.
Batı egemenliğine meydan okumak ve çok taraflılığı, bölgesel işbirliğini ve çok kutuplu bir dünya düzenini teşvik etmek için platform görevi görüyorlar. Çin’in bu örgütlere katılımı, küresel tekel ittifakları kurmaktan ziyade siyasi ve ekonomik bağımsızlığı hedefliyor.
Çin, Batılı çokuluslu şirketlerle rekabet etse de, şirketleri küresel fiyat ve piyasa kontrolüne sahip koordineli bir tekel bloğu olarak faaliyet göstermiyor. Ülkenin stratejisi, kapitalist kartel oluşumu yoluyla dünya pazarlarına hâkim olmaktan ziyade, örneğin Kuşak ve Yol Girişimi ve RCEP gibi anlaşmalar aracılığıyla ekonomik ilişkiler kurmakla ilgileniyor.
Pakistan, Kenya ve Sri Lanka gibi ülkeler, Çin ile işbirliği ve yatırım yoluyla ilişkilerini genişletiyorlar, yani Leninist anlamda tekelci ittifaklar yapısı aracılığıyla değil.
5. Emperyalist güçler arasında dünyanın paylaşımı: Çin, klasik sömürgeci dünya paylaşımına katılmamış, bunun yerine uluslararası düzeni gelişmekte olan ülkeler lehine yeniden şekillendirmeye çalışmıştır. Eski bir sömürgecilik kurbanı olarak (örneğin, Afyon Savaşları ve Japon işgali sırasında), Çin, Avrupa’nın toprak fethi modelini izlememiştir. Etkisi, sömürge savaşları veya doğrudan işgal yoluyla değil, öncelikle Kuşak ve Yol Girişimi gibi ekonomik girişimler ve stratejik ortaklıklar yoluyla artmaktadır.
Çin yükselen bir askeri güç olmasına ve Güney Çin Denizi’ndeki çıkarlarını korumasına karşın, Amerika Birleşik Devletleri gibi küresel bir askeri üs ağı kurmamıştır. Şu anda sadece bir resmi dış üssü (Cibuti’de) bulunmaktadır ve bu üs esas olarak korsanlıkla mücadele ve insani amaçlarla kullanılmaktadır.
Çin’in Afrika, Asya ve Latin Amerika’daki projeleri, toprak veya kaynak edinimi yerine ekonomik işbirliği ve yatırıma odaklanmaktadır. Çin Afrika’da 2000 ile 2021 yılları arasında 155 milyar dolardan fazla yatırım yaparak en büyük yabancı yatırımcı konumundadır. Bu, modern bir etkileşim biçimini oluşturmaktadır, ancak Lenin’in sömürge imparatorlukları arasında bölünmüş bir dünya düşüncesinden farklıdır.
Çin, klasik sömürgecilik veya toprak genişlemesi olmaksızın, ekonomik temelli dünya halklarının çıkarlarının korunduğu yeni bir dünya ”paylaşımına”, adaletli bir dünya düzenine katılmaktadır.
Lenin’in emperyalizm tanımına göre, Çin’in küresel angajmanı klasik emperyalist modelden farklıdır. Odak noktası ekonomik işbirliği, altyapı geliştirme ve çok kutuplu adil bir dünya düzeninin inşasıdır. Ancak artan ekonomik ve askeri gücü – daha iddialı bir dış politika ile birleştiğinde – Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği gibi emperyalist ülkeler için endişeler yaratmaktadır.
Bu nedenle Çin, Lenin’in emperyalizm kavramına göre geleneksel bir emperyalist güç değil, daha ziyade karmaşık ve dinamik bir aktördür. Leninizm’in beş özelliğini analiz ederek ve Çin’in dünya sahnesindeki konumunu göz önünde bulundurarak, Çin’in eski ve Leninist anlamda bir sömürge ülkesi olmadığı sonucuna varıyoruz. Çin, işbirliğine, ulusal egemenliğe saygıya ve ortak ilerlemeye dayalı farklı bir küresel ilerleme modeli izlemektedir ve eski emperyalizmi karakterize eden egemenlik, sömürgecilik ve sömürü kalıplarından uzaktır.
Emperyalizmin Klasik Tanımı
Klasik emperyalizm tanımına göre Çin, emperyalist bir güç olarak kabul edilebilir mi?
John A. Hobson’ın (1858-1940), emperyalizm teorisi daha sonra Lenin gibi Marksistler tarafından kapitalizmin genişlemesini açıklamak için başvurulan bir İngiliz ekonomistidir. Hobson’a göre, emperyalizm öncelikle gelişmiş kapitalist ekonomilerdeki aşırı üretim ve yetersiz tüketimden kaynaklanır ve bu da onları siyasi ve askeri egemenlik yoluyla yurtdışında yeni pazarlar ve kaynaklar aramaya zorlar.
Bölgesel genişleme, özellikle J. A. Hobson’ınki gibi klasik teori, emperyalizmin ilk tarihsel biçimi olarak kabul edilir. 1902’de Hobson, emperyalizmi kapitalist devletler için ekonomik bir zorunluluk olarak yorumladı, ancak erken aşamasının -finansal ve ekonomik egemenliğin birincil araç haline gelmesinden önce- toprakların fiziksel fethine dayandığını vurguladı. *Bu burjuva ekonomistlerin yanı sıra Kautsky, Hilferdings, Luxemburg, Lenin gibi teorisyenler de emperyalizmin ne olduğunu tartışmışlardır. Bunlar arasında Lenin emperyalizmin kapitalizmin en yüksek aşaması olduğunu saptayarak emperyalizmin tarihsel yerini saptamıştır. (Redaksiyon)
*Burjuva teorileri ise, (red.) Roma İmparatorluğu gibi gücün doğrudan fetih ve yeni bölgeler üzerinde idari kontrol yoluyla genişletildiği antik imparatorluklardan yola çıktı. Roma İmparatorluğu kaynakları ve stratejik üstünlüğünü güvence altına almak için Galya, Britanya ve (Önasya) Ortadoğu’nun bazı bölgeleri gibi bu eyaletleri fethederek topraklarını genişletti. Yönetim, valiler ve askeri birlikler aracılığıyla sürdürüldü.
Bu biçim, 16. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar olan dönemde Avrupa sömürgeci güçleri tarafından yeniden ele alındı. İspanya ve Portekiz, altın ve gümüş madenciliği yaptıkları ve plantasyon ekonomileri kurdukları Latin Amerika’nın büyük bölümlerine hâkim oldular. Hollanda, Endonezya da dâhil olmak üzere Asya’da koloniler kurarak önde gelen bir ticaret gücü haline geldi ve baharat ticaretinde merkezi bir rol oynadı. Britanya ve Fransa, önce ticaret merkezleri, daha sonra da doğrudan koloniler kurarak Kuzey Amerika ve Asya’daki güçlerini genişlettiler.
Özetle, bölgesel genişleme, emperyalizmin ilk ve en belirgin biçimiydi. Küreselleşme ve finansal emperyalizm devreye girmeden önce modern çağa kadar devam eden eski imparatorlukların bir mirasıydı. *Modern çağda ise emperyalizm Lenin’in saydığı karakteristiklerle incelenir oldu. (red.)
Hobson’ın görüşlerine göre Çin’in emperyalist bir ülke olup olmadığını değerlendirmek için de aşağıdaki kriterlere bakmamız gerekir:
1. Ekonomik yapı ve sermaye birikimi: Hobson, emperyalizmin, yerli nüfusun üretimi absorbe edecek yeterli satın alma gücüne sahip olmamasından kaynaklandığına ve bunun da sermayeyi yabancı pazarlara yönlendirdiğine inanıyordu.
Çin, ekonomisinde piyasa odaklı reformlar uygulamaya koyulmuş, ancak devlet işletmeleri ve yatırım ve iç talebin stratejik yönetimi yoluyla güçlü bir devlet rolünü korumaktadır. Çin’in “çift yönlü dolaşım” stratejisi (2020), birbiriyle ilişkili iki bileşenden oluşmaktadır: İç dolaşım, teknoloji ve sanayi gibi kilit sektörlerde artan tüketim, inovasyon ve kendi kendine yeterlilik yoluyla iç ekonomiyi güçlendirmeye odaklanırken, dış dolaşım ise yurtdışıyla ticaret ve yatırımı sürdürmeyi, ancak yabancı pazarlara ve teknolojilere olan bağımlılığı azaltmayı amaçlamaktadır.
Çin, aşırı birikime dayalı özel kapitalist bir sistem değil, devlet tarafından yönetilen bir ekonomiye sahiptir. Çin, sömürgeci gibi sömürmek yerine iç büyümeye odaklanmakta, adil bir dünya ticareti yaratılmasına çalışmaktadır..
2. Yabancı yatırım ve siyasi kontrol: Hobson’ın emperyalizmi doğrudan siyasi kontrolü (sömürgeler, askeri müdahale) içerir. Çin ise öncelikle askeri güç yerine ekonomik araçları (Kuşak ve Yol Programı) kullanmaktadır. Hobson’a göre emperyalizm özel sermaye tarafından yönlendirilirken, Çin’in dış politikası devlet kontrolündedir ve kâr odaklı olmaktan ziyade jeostratejiktir.
3. Askeri genişleme ve ekonomik etki: Klasik emperyalizm (örneğin, İngiliz veya Fransız sömürgeciliği) genellikle doğrudan askeri işgal ve siyasi kontrol ile karakterize edilmiştir. Çin, öncelikle krediler, altyapı yatırımları ve ticaret anlaşmaları gibi ekonomik araçları kullanarak farklı bir yaklaşım izliyor; bu da bir tür “yumuşak güç” stratejisidir. Bu yaklaşım bağımlılık yaratmakla eleştirilebilirken, Hobson’ın tanımladığı gibi toprak fethi veya resmi siyasi boyun eğdirme gibi koşulları doğrudan yerine getirmemesi bakımından klasik emperyalist modellerden farklıdır.
Çin’in Amerika Birleşik Devletleri kadar emperyalist olduğunu iddia etmek, materyalist gerçekleri göz ardı etmek demektir: Geleneksel emperyalist güçlerin aksine, Çin rejim değişikliğini zorlamak amacıyla savaş açmaz, yüzlerce askeri üsten oluşan küresel bir ağa sahip değildir ve egemen devletleri zayıflatmak için ekonomik yaptırımlar, boykotlar veya ambargolar uygulamaz.
Eski emperyalizm (Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri), askeri üstünlüğe, doğrudan fethe, kaynak sömürüsü ve siyasi müdahaleye dayanıyordu; İngilizlerin Hindistan’ı işgali, ABD’nin Afrika’yı egemenliği altına alması gibi örnekler verilebilir.
Çin, ekonomik nüfuzunu genişletmek için askeri güç kullanmaktan kaçınır, ülkelerin bağımsızlığına saygı duyar ve iç işlerine karışmaktan uzak durur, karşılıklı fayda temelinde altyapı geliştirmeye yatırım yapar ve yerel ekonomileri yok etmek yerine güçlendirir. Örneğin, Çin’in Addis Ababa-Djibouti demiryolu inşaatı, bölgedeki ulaşımı iyileştirmenin yanı sıra, projenin tamamlanmasının ardından mülkiyetini yerel yönetimlere devretmiştir.
Bu, tipik olarak kaynakları sömürmek ve egemenlik kurmak için altyapı inşa eden Batı’nın sömürgeci uygulamalarıyla keskin bir tezat oluşturmaktadır.
Negri ve Hardt’ın İmparatorluk kavramına göre Çin emperyalist olarak nitelendirilebilir mi?
İtalyan filozof ve sosyolog Antonio Negri, ”emperyalizm” kavramını daha da geliştirememiş, bunun yerine orijinal anlayıştan önemli ölçüde farklı bir kavram önermiştir. Özellikle Michael Hardt ile birlikte yazdığı İmparatorluk (2000) kitabında Negri, 21. yüzyıldaki emperyalizmin, önceki emperyalist dönemlerde gördüğümüz gibi tek bir ulusun genişlemesinin bir ifadesi olmadığını savunmaktadır. Bunun yerine, İmparatorluk adını verdikleri daha yeni bir biçim tanımlamaktadırlar.
Negri ve Hardt, bu imparatorluğun tek bir devletin askeri ve ekonomik egemenliğiyle işlemediğini savunmaktadırlar. Yeni ”imparatorluk”, merkezi bir alan değil, küresel kurumlar ve çokuluslu şirketlerden oluşan bir ağdır. çalışmalarındaki kilit noktalarından biri, çoğulculuk kavramıdır. Bu yeni emperyal düzene karşı çeşitli, kolektif bir direniş fikrini içermektedir. Geleneksel Marksist anlayışın aksine, Negri ve Hardt, emperyalizme karşı mücadelede işçi sınıfına belirleyici ve merkezi bir rol vermemektedirler. Bunun yerine, çoğulcu, esnek ve merkeziyetsiz direniş biçimlerini öneriyorlar.
Böylece, emperyalizm artık Lenin’in tanımladığı gibi, devletin ve büyük tekelci kapitalist şirketlerin ortak çıkarlarını güvence altına almak için yakın işbirliği içinde açlıştığı bir aşama olarak anlaşılmıyor.
Negri ve Hardt’ın İmparatorluk kavramına göre Çin emperyalist bir ülke olarak adlandırılabilir mi?
Çin’in Antonio Negri ve Michael Hardt’ın İmparatorluk kavramına da -en azından kesin olarak- uymadığını savunabiliriz. Onların teorilerine göre İmparatorluk, ulusal bir proje değil, egemenliğin aşağıdakiler gibi birden fazla aktöre yayıldığı, merkezi olmayan ve ağ tabanlı küresel bir güç sistemidir:
- Çokuluslu şirketler
- Ulusüstü kurumlar (WTO, IMF, Dünya Bankası gibi)
- Batı ülkeleri
Çin’in imparatorluk kavramına hemen uymamasının üç ana nedeni şunlardır:
1. Çin’de devletin merkezi rolü, imparatorluk mantığıyla çelişmektedir.
Negri ve Hardt, klasik ulus devletin küresel güç kullanımındaki tekelci rolünü kaybettiğine inanmaktadırlar. Öte yandan Çin’de, devletin baskın ve koordinasyonu sağlayan bir rol oynadığı açıktır; örneğin:
- Büyük devlet şirketlerinin kontrolü.
- Yurtdışı yatırımlarının stratejik yönetimi (örneğin, Kuşak ve Yol programı).
- Devletin dış politika ve ekonomiyi tek bir genel proje içinde yapılandırması.
Bu, gücün tek bir yerde merkezileşmediği imparatorluktan farklıdır.
2. Çin’in projesi seçici, evrensel değil
İmparatorluk, insan hakları, piyasa ekonomisi ve demokrasi gibi değerlerin küreselleştirilmeye çalışıldığı bir tür “dünya düzeni” olan evrensel bir normatif proje ile ilgilidir. Çin böyle bir evrensel ideolojiyi desteklemez. Yaklaşımı daha pragmatik ve seçicidir:
- Açık bir ideolojinin ihracatı yok.
- Alıcı ülkelere siyasi kontrol talebi yok.
- Ahlaki misyona değil, karşılıklı ekonomik kazanca odaklanma.
Bu durum, Çin’i, tam olarak normatif ve küresel karakteriyle tanımlanan İmparatorluk sisteminin bütünsel bir parçası olarak değerlendirmeyi zorlaştırıyor.
3. Çin, kısmen merkezi İmparatorluk kurumlarının dışındadır
Çin birçok küresel kuruma katılsa da, İmparatorluk’un tanımladığı gibi, Batı egemenliğindeki yapılara sıklıkla karşıt konumdadır: Çin, IMF/Dünya Bankası yolunu izlemek yerine AIIB ve BRI gibi kendi kurumlarını kurmuştur.
Ülke, küresel kurallarda Batı egemenliğine meydan okuyor, onları yeniden üretmiyor. Çin’in ekonomik modeli, neoliberal kapitalizmin sadece bir yöneticisi olarak değil, ona bir alternatif olarak işlev görüyor.
Negri ve Hardt’ın İmparatorluk kavramı ışığında bakıldığında, Çin’in İmparatorluk sisteminin dışında veya ona karşıt olduğu savunulabilir. Merkezi olmayan ağın bütünsel bir parçası olarak değil, kendi gündemi, kendi merkezi gücü olan ve İmparatorluğun temsil ettiği küresel normatif düzene kendini kaydetme hırsı olmayan bir devlet olarak faaliyet göstermektedir.
Kısmi sonuç
Analizimizde emperyalizmin üç farklı tanımını kullandık ve bunlara dayanarak Çin’in emperyalist bir ülke olarak değerlendirilemeyeceği sonucuna vardık.
Çin ve Amerika Birleşik Devletleri Karşılaştırma Tablosu
20. ve 21. yüzyıllar boyunca, Amerika Birleşik Devletleri, doğrudan askeri müdahale, gizli CIA operasyonları veya yerel isyancı gruplara destek yoluyla, dünya genelinde bir dizi darbe ve rejim değişikliğinde merkezi bir rol oynamıştır. Bu eylemler genellikle Soğuk Savaş ve ardından gelen ”terörizm”e karşı mücadele sırasında stratejik, ekonomik veya ideolojik çıkarlar yüzünden yapılmıştır.
Soğuk Savaş Dönemi: Gizli Operasyonlar ve Anti-Komünist Darbeler
Soğuk Savaş (1947-1991) sırasında, Amerika Birleşik Devletleri, Amerikan yanlısı rejimleri destekleyerek veya solcu olarak kabul edilen hükumetleri devirerek komünist etkiyi ezmekte aktifti.
* İran (1953): CIA’nın Ajax Operasyonu, İngiliz petrol endüstrisini millileştiren demokratik olarak seçilmiş Başbakan Muhammed Mossadegh’i görevden aldı. Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere, İran petrolünün Batı kontrolünde olmasını sağlamak için Şah Muhammed Rıza Pehlevi’yi yeniden göreve getirdi.
* Guatemala (1954): Tarım reformları United Fruit Company’nin çıkarlarını tehdit eden Başkan Jacobo Árbenz’e karşı CIA destekli askeri bir darbedir.
* Kongo (1961): İlk kez demokratik olarak seçilmiş lider Patrice Lumumba’ya karşı ABD destekli darbeyle; yerine acımasız ama ABD dostu Mobutu Sese Seko geçti.
* Endonezya (1965): Sukarno’ya karşı kanlı darbe ve komünistlere baskı; 20. yüzyılın en kötü soykırımlarından biri olarak en az 500.000 insan (komünistler, etnik Çinliler, aydınlar) öldürüldü.
* Şili (1973): Sosyalist Başkan Salvador Allende, CIA destekli kanlı bir askeri darbeyle devrildi ve Augusto Pinochet’nin diktatörlüğüne yol açtı.
Soğuk Savaş Sonrası Dönemde Vekâlet Savaşları ve İşgaller
Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından ABD, genellikle “demokrasiyi teşvik etme” veya “terörle mücadele” adı altında yabancı ülkelere karıştırmaya, müdahale etmeye devam etti.
* Irak (2003): ABD’nin kitle imha silahları iddiasıyla Irak’ı işgali, Saddam Hüseyin’in devrilmesine ve uzun süreli bir işgale yol açtı.
* Libya (2011): NATO liderliğindeki (ABD önderliğindeki) bir müdahale, Muammer Kaddafi’nin devrilmesine ve kaos ortamına ve iç savaşa neden oldu.
* Suriye (2011 ve 2024): ABD, Beşar Esad’a karşı isyancı grupları destekleyerek çatışmayı daha da şiddetlendirdi ve Esad yerine cihatçı Colani’yi getirdi.
ABD, geniş bir üs ağına ve doğrudan müdahale politikasına sahip küresel bir askeri güçtür. Çin ise, kapsamlı askeri güç kullanmadan etkisini genişletmek için ekonomik ve diplomatik araçlar kullanan yükselen bir ekonomik güçtür. Klasik emperyalist davranış ile Çin’in davranışı arasındaki temel fark budur.
Çin nedir?
Batılı Marksistler, tam olarak gelişmiş kapitalist toplumlarda bulundukları için, sömürgecilik sonrası toplumlarda sosyalizmin nasıl geliştirilebileceği ile daha az ilgilenmişlerdir. Öte yandan Sovyet Marksistleri, sömürgecilik sonrası ülkelerin kapitalizmden uzaklaşma yolunu teorileştirmeye çok fazla enerji harcamışlardır.
“Kapitalist olmayan büyüme yolu”, 1930’lar ve 1960’larda Sovyetler Birliği’nde geliştirilen ve öncelikle Nikita İvanoviç Olinovski gibi düşünürlerle ilişkilendirilen bir Marksist teoridir.
Teoriler, bu ülkelerin hem sosyalist bir toplumun temelini oluşturan endüstriyel kurumları inşa ettikleri hem de yeni insan bilincini geliştirebilecek sosyo-kültürel ve siyasi kurumları geliştirdikleri bir ara aşamaya ihtiyaç duyduklarını belirtir. Bu ara aşama, kapitalist ve sosyalist unsurların bir karışımından oluşur. Uzun vadeli bir NEP (Yeni Ekonomik Politika) biçimi olarak tanımlanabilir. NEP, tam olarak gelişmiş bir sosyalist ekonomi kurulmadan önceki geçiş döneminde belirli piyasa mekanizmalarını kabul eder.
Olinovski sadece bir ekonomist değil, aynı zamanda bir siyasi düşünürdü. Geleneksel kapitalist büyüme modellerini eleştirdi ve yerleşik kapitalist kalkınma yollarını izlemek istemeyen sömürge sonrası ülkeler için uygulanabilecek alternatif çözümler önerdi. Klasik Marksizm’e göre, sosyalizm önce gelişmiş kapitalist toplumlarda, yani sosyalizme ulaşılmadan önce toplumların üretken güçlerini oluşturmak için kapitalist bir aşamadan geçmesi gerekiyordu. *Marx, Rus devrimcisi Sassuliç’e yazdığı mektupta kapitalist aşamaya gelmemiş toplumların komünizme ancak o ülkede ve dünyada devrimle mümkün olacağını açıkladı. Marx’ın dediği gibi bu yol açılmış oldu. (red.) Olinovski de, sömürge/çevre dünyasındaki ülkelerin, zaten sosyalist devletlerden (örneğin SSCB) varlığı sayesinde teknolojik ve ekonomik destek alarak kapitalist aşamayı atlayabileceğini savundu.
Teorisinin temel unsurları şu şekilde özetlenebilir:
1. Kapitalist dünya ekonomisinden bağımsızlık: Olinovski, Üçüncü Dünya ülkelerinin mutlaka kapitalist kalkınma modelini izlemek zorunda olmadığına inanıyordu. Bunun yerine, kapitalist ihracat ve pazarlara bağımlı olmayan kendi yollarını bulabilmekti.
2. Ekonomide devletin rolü: Olinovski, ülkenin uzun vadeli hedefleri ve çıkarlarıyla uyumlu bir yönde ekonomiyi yönetebilecek ve planlayabilecek güçlü bir devletin önemini vurguladı. Ekonominin daha merkezi bir şekilde kontrol edilmesini savundu.
3. Sosyalist yönelim: Bazı kapitalist mekanizmaları kullanarak, ancak yine de sosyalist ilkelere dayalı, sosyal eşitliğe ve üretim araçlarının kolektif mülkiyetine odaklanan bir kalkınma modeli önerdi.
4. Kültürel ve sosyal dönüşüm: Teorisinin önemli bir parçası da, kalkınma sürecinin bir parçası olarak sosyal ve kültürel değişimin gerekliliğini vurgulamaktı. Ekonomik büyüme, toplumun yapılarında ve değerlerinde derin değişiklikler olmadan elde edilemezdi.
Genel olarak, Olinovski’nin teorisi, kapitalizme alternatifler bulma ve yerleşik kapitalist kalkınma yollarını izleyemeyen/izlemek istemeyen ülkelerin benzersiz koşullarına uyarlanmış bir ekonomik kalkınma modelini teşvik etme girişimiydi. Fikirleri, bağımsız ve sürdürülebilir bir büyüme yolu arayan sömürge sonrası toplumlarda özellikle önemliydi.
Modele göre, siyasi güç işçi sınıfının ve onun öncüsü olan komünist partinin ve müttefiklerinin elinde yoğunlaştığında, kapitalist olmayan büyüme yolunun başarı şansı daha yüksektir. Bu güç merkezileşmeyi, kalkınmanın sosyalist ilkelere uygun olarak yönlendirilmesini ve bu yolla kapitalist veya feodal gerilemeye doğru sapılmamayı sağlar. Tüm bunlar bir sosyalist sistemin varlığını gerektirir.
Teori, güçlü ve disiplinli bir komünist partinin şunlar için gerekli olduğunu vurgular:
1) Nüfusu sanayileşme ve sosyalist dönüşümün arkasında seferber etmek.
2) Geçiş döneminde ortaya çıkabilecek kapitalist eğilimlere karşı koymak.
3) Piyasa anarşisinin verimsizliklerinden arınmış, koordineli bir ekonomik planlama sağlamak.
4) Gelişmenin yeni bir elitin değil, halkın çıkarlarına hizmet etmesini sağlamak.
Bu yaklaşım, sosyal demokrat reformculuktan ve kendiliğinden devrimci teorilerden farklıdır; çünkü yalnızca bilinçli, parti önderliğindeki bir süreçle toplumun kapitalizmin tuzaklarından kaçınabileceğini ve gerçek sosyalist gelişmeyi sağlayabileceğini savunur.
Çin ve Vietnam sosyalizm modelleri, Olinovsky’nin fikirlerini anımsatan daha kontrollü ekonomik reformlarla denemeler yapmaktadır.
Güncel Tartışmada Solun Rolü ve Hata Analizi
Marx, “Louis Bonaparte’ın 18. Brumaire’i” (1852) adlı eserinde şöyle yazmıştır:
““Hegel, bir yerde, şöyle bir gözlemde bulunur: bütün tarihsel büyük olaylar ve kişiler, hemen hemen iki kez yinelenir. Hegel eklemeyi unutmuş: ilkinde trajedi ,ikincisinde komedi olarak.”
1970’ler ve 1980’lerde solun bir bölümü (özellikle Maoist akımlar) Sovyetler Birliği’nin “sosyal emperyalist” olduğunu, yani pratikte emperyalist bir güç gibi işleyen bir sosyalist devlet olduğu teorisini geliştirdi. Sosyal emperyalizm kavramı, dünya çapındaki anti-emperyalist mücadele için trajik sonuçlar doğurdu ve Sovyetler Birliği’nin gerçek sosyalist enternasyonalizmini (Vietnam, Küba ve Afrika’daki kurtuluş hareketlerine verdiği destek de dâhil olmak üzere) ve emperyalizme karşıtlığını baltaladı. Bu iddia sadece yanlış değil, aynı zamanda küresel anti-emperyalist mücadeleye aktif olarak zarar veriyordu. Sovyetler Birliği dünyanın dört bir yanında kurtuluş hareketlerini ve ilerici rejimleri destekledi:
– Afrika: Güney Afrika’da ANC, Angola’da MPLA, Mozambik’te FRELIMO.
– Latin Amerika: Küba, Nikaragua’da Sandinistler, El Salvador’da devrimci gruplar.
– Asya: Savaş sırasında Vietnam, Filistin Kurtuluş Örgütü (PLO), Hindistan ve Ortadoğu’da ilerici hükümetler.
– Sömürgecilik karşıtlığı: SSCB, BM’ye apartheid ve sömürgeci güçleri kınaması için baskı yaptı.
Sovyet desteği, kâr amacı güdülmeden sömürü yoluyla değil, silah, ekonomik yardım ve diplomatik baskı yoluyla yapıldı.
SSCB’yi ABD kadar emperyalist olmakla suçlamak:
– Batı’dan gelen gerçek emperyalist tehdit görmezden gelindi; bu tehdit aslında savaşlar, ambargolar ve neoliberal baskı yoluyla egemenlik kurmuştu.
– Sovyet desteğine bağımlı olan kurtuluş hareketleriyle olan dayanışmayı zayıflattı.
– Gerçek düşmanın kim olduğu konusunda kafa karışıklığı yaratarak ABD’nin işine yaradı.
Bugün bu tarihi tekrarlamak neredeyse bir komedi gibi görünüyor. Bugün bazıları Çin’i emperyalist olarak adlandırdığında, 1970’lerin hatasını tekrarlıyorlar.
Avrupa solunun büyük bir kısmı, emperyalizm kavramına genellikle seçici bir yaklaşım sergiliyor; ABD ve AB gibi Batı güçlerine yönelik eleştiriler, bazen onların gerçek küresel etkilerini küçümseyen bir şekilde aktarılıyor. Bu partiler Negri’nin çokuluslu şirketlerin sömürüsüne karşı, bir karşı güç olarak “çoğulculuk” kavramını kutlarken, ABD ve AB’nin askeri müdahale, ekonomik egemenlik ve siyasi müdahale yoluyla doğrudan emperyalist uygulamalarını küçümseme eğilimindedirler.
Öte yandan, Çin ve Rusya söz konusu olduğunda, emperyalizmin askeri veya ekonomik fetihle ilişkilendirildiği daha klasik bir tanım kullanırlar. Örneğin, Rusya’nın Ukrayna’daki askeri eylemleri emperyalist olarak nitelendirilirken, Çin; Afrika ile ekonomik ilişkilerini genişlettiğinde de Çin emperyalist olarak görülmektedir.
Avrupa solunun bazı kesimleri Çin’i, ABD ve AB ile eşitlediğinde, Batı emperyalizminin gündemini destekleme riskini alırlar. ABD ve AB, on yıllardır küresel Güney’deki militarizm, sömürü ve müdahalelerin arkasındaki ana güçler olmuştur. Çin ise, çok kutupluluğu, kalkınma yollarını destekleyerek ve Batı hegemonyasına karşı çıkarak bu egemenliğe karşı bir denge unsuru olmuştur.
Bu, NATO’nun genişlemesine ve AB’nin militarist saldırganlığına karşı modal bir yaklaşımla karşı karşıya kalmamıza neden oldu. Bununla birlikte, Çin’in alternatif yönetim organizasyonları, bankacılar ve para birimleriyle ilgileniyoruz – bu yeni işlerin anti-emperyalist olduğunu ve daha fazla egemenliğe sahip olarak dünya çapında küresel bir alternatif olduğunu düşünüyoruz.
BRIKS, Yeni Kalkınma Bankası (BRICS Bankası) ve Şanghay İşbirliği, Dünya Bankası, AB ve IMF gibi kurumsal kurumlardan temelde büyük farklılıklar içeriyor:
Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin, Güney Afrika ile BRIKS-İşbirliği, batılı egemen G7’den farklı olarak ondan korunmak için çok taraflı bir modelde oldukça biçimsel bir yapıya sahip. BRIKS katılımcıları, Amerika Birleşik Devletleri doları yerine yerel ticareti artırmada ve alternatif finansman hizmetleri sağlama konusunda daha iyi bir çözümdür.
Yeni Kalkınma Bankası (NDB), çoğunlukla BRIKS bankaları ile finansal altyapı için kullanılabilir ve dünya çapında ve küresel sistemlerde daha fazla destek sağlar. Dolar hâkimiyetini azaltmak için yerel para kullanılır.
Şangay İşbirliği Örgütü (SCO), Çin, Rusya, Hindistan ve İran gibi ülkelerden oluşan bölgesel bir organizasyondur ve NATO ve AB’nin aksine ekonomik ve güvenlik örgütüdür. Askeri bir ittifak değil, terörizme, siber saldırganlara ve enerjiye odaklanmışlardır.
*Sonuç (red.)
Çin’i emperyalist bir ülke olarak tanımlamak doğru değildir. Çin, kapitalist bir ülke de değildir. Çin işçi sınıfı partisi Komünist Partisi öncülüğünde kapitalizmden sosyalizme geçiş döneminde bulunan bir ülkedir. Bir geçiş toplumu olarak üretici güçlerin geliştirilmesi, devrimin ilerletilmesi için devlet kontrolünde bazı kapitalist girişim ve yöntemleri kullanmaktadır. Burada içten içe bir kim-kimi savaşı da gitmektedir. Bu böyle giderse Çin toplumunun önü açık olur. Aksi de mümkündür. Ayrıca emperyalist güçler de vardır. Onlar, Çin’in kendilerini geçecek; hem bir ekonomik gelişme sağlamasına hem de sosyalizme gidecek bir gelişme yaşamasına asla izin vermeyeceklerini de bilmek gerekir. İnsanlığın önünde kapitalizmden sosyalizme geçişte yeni bir mücadele durmaktadır.Bu mücadelede emperyalizmi yenmek için tüm ilerici güçlere görev düşmektedir.

