Bilim ve Teknik

Bilimsel-Teknik Devrimin Özü

Prof. G.N. VOLKOV: Felsefe Doktoru

Gelin önce iki kavramı -bilimsel-teknik ilerleme ve bilimsel-teknik devrim kavramlarını-karşılaştıralım.

Bilimsel-teknik ilerleme ilk kez ne zaman başladı? Bilimsel ilerleme ile teknik ilerleme ne zaman tek bir bütün halinde kaynaştı? Bazıları, içinde yaşadığımız bilimsel-teknik devrimin karakteristik ve benzersiz bir özelliği olarak bu kaynaşmanın daha yeni yeni oluşmaya başladığını söylüyorlar. Elbette, bilimsel gelişmenin ve teknik gelişmenin somut birliği, günümüzde özellikle belirgin hale gelmiştir. Ancak bizim görüşümüze göre, bilimsel ilerleme ve teknik ilerleme ancak 16. Yüzyıla kadar insan faaliyetinin bağımsız iki yönü olarak ele alınabilir. O zamandan bu yana bilimsel düzeyde düşünüş ile teknik düzeyde düşünüş arasındaki karşılıklı etkileşim çok daha yoğun bir hale gelmiş ve bunlar arasındaki uçurum hızla kapanmıştır.

Ticaretin, denizciliğin ve büyük imalathanelerin ivedi gereksinimleri, bütün bir özgül sorunlar yumağının teorik ve deneysel bir çözüme kavuşturulmasını zorunlu hale getirdi. Rönesans çağı fikirlerinin etkisiyle bilim, skolastik geleneklere sırt çevirmeye ve pratiğe yönelmeye başladı. Üç büyük buluş -pusulanın, barutun ve kitap basım tekniğinin bulunuşu- bilimsel faaliyet ile teknik faaliyet arasındaki sürekli bağlaşmadan doğdu. Marks şöyle yazar: ‘’Barut, pusula ve basım, burjuva toplumunun habercisi olan üç büyük buluştur. Basım, Protestanlığın bir aracı haline gelirken ve genelde, tinsel gelişmenin zorunlu önkoşullarını yaratmanın en güçlü aracı olan bilimin yenilenmesine hizmet ederken; barut, şövalyeliği havaya uçurmuş; pusula, dünya pazarını keşfetmiş ve sömürgeleri kurmuştur. (Marks, 1861-1863 Elyazmaları)

Saat yapımı ve değirmencilik de gelişmekteydi. Marks’ın deyişiyle, su (yel) değirmeni ve saat makinası, ‘’geçmişten miras kalan ve manüfaktür çağında kaydettikleri gelişmelerle makinalar döneminin yolunu açan iki makinadır.’’ Saat yapımındaki ve değirmencilikteki ilerleme, bilimsel araştırma yapma zorunluluğunu doğurdu. ‘’Saatçılık, öğrenmeyle birlikte, -burjuva toplumun şafağına işaret eden- zanaat ve uğraşlardan doğdu. Saatçılık, otomasyon ve otomatik hareket fikrinin üretim sürecine uygulanmasını öngörür. Düzenli hareket kuramının tarihi, saatçılığın tarihiyle elele gider.’’(Marks, 1861-1863 Elyazmaları)

Birinci sanayi devrimi, bilimsel düzeyde düşünüş ile teknik düzeyde düşünüşün bütünleşmesine yol açtı. 18. Yüzyılda, mekanik, fizik ve matematik alanlarındaki ilk gelişmeler temelinde biçimlenmeye başlayan makine üretimi, bilimin teknolojiye uygulanması bakımından gerçekten sınırsız olanaklar sağladı.

Yaptığı araştırmaların sonuçlarını üretime uygulamak için bilerek ve isteyerek çalışan yeni tip bir bilim adamı doğdu. Berthollet, Davy, Watt, Cartwrigt ve ötekiler aracılığıyla bilim, üretim, görülmemiş bir düzeye yükseltti, diye yazıyordu Engels. (Ekonomi Politiğin Eleştirisi, Marks-Engels)

Makina üretimi temelinde, bilim ve tekniğin sürekli olarak hızlanan bir süreç içinde kaynaşması, aslında birinci bilimsel-teknik devrim olarak tanımlanabilir. Çünkü bu kaynaşma, makinalarda meydana gelen bir devrimi (el aletleri kullanımından makinaya geçişi), bilimde meydana gelen bir devrimle (bilimin maddi üretime, teknik uygulamaya yöneltilmesiyle) birleşmiştir.

Günümüzde, bilimsel-teknik ilerlemenin yeni bir evreye girdiğine ve bilimsel-teknik devrimi başlattığına tanık olmaktayız. Öyle ki, bu evrenin eşiğinde bilimsel-teknik devrim -makinalaşmadan otomasyona doğru geçişte ifadesini bulan- teknolojik devrimi ve -yeni bir evren görüşünde, bilimin kendi içinde bütünleşmesi sürecinde, bilimin maddi üretimle bağlarının artmasında ve bilimin günümüz toplumunda yeni bir rol oynamasında ifadesini bulan- bilimde devrim niteliğini taşıyan değişmeleri bir arada kapsayacak şekilde ortaya çıkmıştır.

Üretim güçlerinde köklü bir değişiklik meydana getiren bilimsel-teknik devrim, kuşkusuz, insanın kendisini de değişime uğratacaktır. Çünkü insan başta gelen bir üretim gücüdür, tüm maddi ve tinsel değerlerin yaratıcısıdır. Bilimsel-teknik devrimin yarattığı değişiklikler, bilimsel-teknik devrimi inceleyenlerin öne sürdükleri gibi, bilimle ve teknikle sınırlı değildir; bu değişiklikler, insan, bilim ve teknik ve üretimin oluşturduğu dört temel öğe arasındaki öncelikle de insan ile makine arasındaki karmaşık karşılıklı ilişkileri köklü bir şekilde yeniden- kurarak, bu dört temel öğeyi kapsayan bütünsel sistemi doğrudan etkilerler.

Eski günlerde işçi, teknik sistemlerin işletilmesinde, makinanın yaptığı işlerin temposuna, hızına ve karakterine bağımlı bir öğe olarak yer alıyordu; bu yüzden ‘’işçilerin edimlerini makinanın hareketleri belirliyordu.’’ (K. Marks, Ekonomi politiğin eleştirisi) Oysa günümüzde, bilimsel-teknik devrim; -belirli bir teknik düzeye ulaşıldığında- ‘’çalışma, artık sadece üretim süreci içinde yer alan çalışma olarak değil, tam tersine, insanın üretim sürecinde denetleyici ve düzenleyici işlevini yüklenmesini sağlayan çalışma olarak ortaya çıkar,’’ diyen Marks’ın bu öngörüsünün doğruluğunu kanıtlamaya başlıyor.

Bir başka deyişle, bugün, işçi ile makine arasında yepyeni bir görev bölüşümü meydana gelmiştir. Bu, makine üretiminin ortaya çıkmasından bu yana görev dağılımı alanında meydana gelen en önemli değişikliktir. Manüfaktürden makine üretimine geçiş, insanın, -kendine ait bir işlev olan- el emeğiyle çalışan aletleri makinaya devretmesi anlamına geliyordu. İşçinin, -teknik sistemin bir öğesi olduğu için- yerine getirdiği, makinalara ait işlevler, bugün makinaya aktarılıyor ve işçinin kendisi yeni görevlerle -otomatik sistemlerin donatılması, düzenlenmesi ve programlanması, genel denetimi görevleriyle- karşı karşıya kalıyor. Teknik gelişmenin tüm tarihsel süreci, ‘’insan gücünün yerine doğal, güçlerin konması’’dır, (Marks, Kapital c.1.s.399)bu da ‘’canlı işçi faaliyetinin yerini gitgide makinanın işleyişinin alması’’ (Marks, Grundrisse s.592) sonucunu doğurmuştur; bundan dolayı, eninde sonunda, ‘’insanın, başka şeylere yaptırabileceği işleri, kendisinin yapmak zorunda kaldığı türden çalışma son bulacaktır,’’ (Marks, Grundrisse ) şeklinde ilk kez Marks tarafından dile getirilen bir yasa uyarınca adım adım yol almaktadır. Otomasyon, insanın, yaptığı işin zahmetli, düşünmeye gerek duyulmadan tekrarlanan, mekanik bölümünü ‘’başka şeylere yaptırmak’’ için bulduğu en son araçtır.

Bilimsel-teknik devrim şu doğrultularda yayılıp gelişiyor:

  • Yeni enerji kaynaklarının geliştirilmesi;
  • Dünyanın yakın çevresinin ve uzayın keşfedilmesi;
  • Üretimin kimyasallaşması;
  • Üretimin biyolojikleşmesi;
  • Üretimin otomasyonu.

Bu doğrultuların her biri, bir ya da birkaç bilim dalının, maddi üretim ve toplumsal pratik alanlarındaki kazanımlarının yaşama geçirilmesini; bu arada, yeni enerji kaynaklarının geliştirilmesini, atom fiziğinin uygulanmasını, otomasyonu, sibernetiğin uygulanmasını ve uzay araştırmalarını, tüm modern bilimlerin uygulanmasını gerektirir.

Bu doğrultulardan hangisinin daha umut verici ve daha önemli olduğu, elbette, bilimsel bir görüşle ele alınabilir. Ne var ki, bu doğrultulardan hangisinin bilimsel-teknik devrimin özünü oluşturduğu; yoksa, bilimsel-teknik devrimin özünü başka bir yerde mi aramak gerektiği sorusu çok daha önemlidir.

Gerçekten, bu sorun, bilimsel-teknik devrimi inceleyenlerle yapılan tartışmaların en güncel konusudur. Kimileri, bilimsel-teknik devrimin özce ‘’doğal süreçlere kumanda edilmesi’’ alanında meydana gelen bir devrim olduğunu söylerken, kimileri ise, ‘’bilimin bir üretim gücü olarak ortaya çıkması’’ ‘’bilimin ve tekniğin uzay araştırmalarına katılması’’ ya da ‘’bilimin ve tekniğin, bunların karşılıklı bağlantılarının ve toplumsal işlevlerinin köklü dönüşümlere uğraması’’ üzerinde durmaktadır. 

Bu görüşlerin her biri, bilimsel teknik devrimin şu ya da bu ölçüde önem taşıyan birer yapı taşıdır, ama hiçbir şekilde temel yapı taşı değillerdir. Bu nedenle, bazı yazarlar, bu özellikleri karmaşık bir bütün olarak göz önüne almak gerektiğini düşünmektedirler. Bununla birlikte, geniş kapsamlı (sistemli) yaklaşım, bu yapı taşlarının eklektik bir liste halinde ard arda sıralanmasına indirgenemez; bu yaklaşım, başka şeylerin yanı sıra, sistemin çeşitli yapısal bileşenlerinin ortak bir paydaya indirgenmesi gerektiği anlamına gelir. Bu örnekte ortak payda nedir? Bir başka deyişle, uzaya ulaşmanın, üretimin kimyasallaşmasının, biyolojikleşmesinin ve doğal süreçlere kumanda etmenin ortak, temel bir özelliği ‘’bilim ile tekniğin, bilim ile maddi üretimin bugünkü iç içeliğine temel oluşturan bir özellik- var mıdır?

Bizim görüşümüze göre, aradığımız özellik otomasyondur, çünkü otomasyon, yalnızca bilimsel-teknik devrimin bir yanı olmayıp aynı zamanda tüm üretim güçleri sisteminin gelişmesinin tarihsel olarak evrimleşmiş endüstriyel biçimidir. Otomasyon, kimyasallaşmaya, mikroteknolojinin kullanımına ya da atom enerjisinin gelişmesine koşut olarak gelişmez, bunların tümüne yardımcı olur.

Kimya teknolojisi, çoğunlukla, ilke olarak insanın doğrudan katılımını ortadan kaldıran kapalı çevrimler halinde ilerler ve kimya sanayiinin birçok dalı otomasyon olmaksızın gelişemez. Kimya sanayiinde otomasyon gereklidir, çünkü birçok kimyasal süreç insan sağlığına zararlıdır, mikro düzeylerde devam eder ve (ısı düzeyleri, kimyasal maddelerin saflığı, sürecin uzunluğu vb. söz konusu olduğunda) tam bir dakiklik gerektirir; bu da ancak sibernetik donatımın yardımıyla sağlanabilir.

Öte yandan, kimya teknolojisi otomasyona çok uygundur. Bir kimyasal tepkime, yapılacak işle doğrudan ilişkili herhangi bir araç gerektirmez; burada ‘’araçlar’’, kimyasal maddenin kendisinin teknolojik nitelikleridir. Bu ‘’araçlar’’ı harekete geçirmek için herhangi bir mekanik etkiye de gerek yoktur. Bir kez kimyasal maddeler bir araya getirilip gerekli koşullarda yaratılınca, tepkime otomatik olarak başlar ve sürer. Bundan da öte, mekanik bir işleme süreci çoğu kez, zaman ve mekân bakımından kesintili, birbirinden bağımsız bir dizi işlemi kapsadığı halde; kimyasal süreçler, genellikle, akıcı ve süreklidir. İşte bu yüzden kimya sanayii, otomasyonun en çok uygulandığı sanayi dallarından biridir.

Hidroelektrik enerji sanayiinde de büyük ölçüde otomasyon uygulanmaktadır. Kesinlikle kapalı bir işleyişe sahip olan ve sürekli nükleer tepkimelerin oluştuğu atom enerjisi santralleri, özel otomatik kumanda sistemleriyle donatılmak zorundadır; bu sistemler olmaksızın, bu yeni enerji kaynağından sanayi alanında yararlanmak kesinlikle düşünülemez.

Yüksek basınç, çok düşük ve çok yüksek ısı plazma süreçleri ve lazer kullanılmasını içeren teknolojik işlem dizilerinde uygulanabilecek tek üretim biçimi de yine otomasyondur. Otomasyon, ileri biyokimyasal yöntemlerin besin sanayiine uygulanmasını da olanaklı hale getirmiştir.

Uzayın keşfedilmesine gelince; Sovyet lunikleri (ay arabaları) ve öteki otomatik araçları, otomasyonun barındırdığı olanakların inandırıcı birer kanıtı olmuşlardır.

Otomasyon, bilim ile tekniğin, bilim ile maddi üretimin kaynaşması açısından da son derece önem taşıyor. Çünkü otomasyon, örneğin yalnızca sibernetikten değil, aynı zamanda matematikten, fizikten, kimyadan, biyolojiden, yüksek sinirsel faaliyetin psikolojisinden, dilbilimden, mantıktan vb. kaynaklanıyor. Makinalara kumanda ediliş tarzı, sistem örgütleme çalışmalarının – mekanik sistem örgütleme çalışmalarından, toplumsal sistem örgütleme çalışmalarına kadar- her düzeyi için geliştirilmektedir. Böylelikle, makinalara kumanda ediliş tarzı, bilimsel kazanımların tümüyle yakından ilgilidir.

Bütün bu düşünceler, içinde yaşadığımız bilimsel-teknik devrimin ana doğrultusunun en önemli ve belirleyici özelliğinin otomasyon olduğunu sonucunu beraberinde getirmektedir. Sonuç olarak, makinalaşmadan otomasyona geçişin başlaması, bilimsel-teknik devrimin başlangıcı sayılabilir; otomasyonun geçirdiği aşamalar, bilimsek-teknik devrimin tarihsel biçimleri olarak görülebilir ve karmaşık otomasyonun tüm toplum ölçeğinde yaşama geçmesi, bilimsel-teknik devrimin gelişmesini tamamlamış olduğu anlamına gelecektir. Üretim personeli arasından otomatik donanımın işletilmesiyle görevli olanların, sanayi ve büro işçileri toplamı içindeki oranı, bilimsel-teknik devrimin ulaştığı düzeyin bir göstergesidir. Çünkü dünyanın en ileri ülkelerinde bile, otomatik donanımın işletilmesinde çalışan bu personel, yüzde bir kaçlık bir orandan daha fazla oran oluşturmamaktadır. Herkesin kabul edeceği gibi, bilimsel-teknik devrim daha yeni başlamıştır ve daha on yıllarca sürecektir. 

Bilimsel-teknik devrim, tüm ülkeleri ve kıtaları şu ya da bu ölçüde etkilemiştir. Bilimsel teknik devrim, dünya ölçeğinde geçerli bir olgu olarak tanımlanabilir. Kapitalizmden komünizme geçişi kapsayan dünya devrim sürecinin temel bir öğesi olarak bilimsel-teknik devrim bu süreci hem belirlemektedir, hem de birçok bakımdan bu sürece bağımlıdır. Bilimsel-teknik devrim, içinde bulunduğumuz çağda durmadan yol alan ve bir ağ gibi birbirinin içine girmiş olan çeşitli ekonomik, toplumsal, politik ve teknik süreçlerden her birinin tek tek ele alınmasında ve bunlar arasındaki doğrudan ve dolaylı nedensel ilişkilerin analiz edilmesinde yöntembilimsel açıdan da önem taşımaktadır.

Marksçı yazarlar, bilimsel-teknik devrimin, toplumsal ekonomik sistemleri farklı ülkelerdeki uygulanışı her ne kadar bazı ortak özellikler taşısa da, farklı ‘’toplumsal sonuçlar’’ doğurduğuna sık sık değinirler. Dile getirilişi pek yerinde olmamakla birlikte, bu tamamen doğrudur. Her şeyden önce, ‘’toplumsal sonuçlar’’ terimi, biraz uygunsuz bir terimdir, çünkü bu terim, toplumsal süreçlerin teknik süreçleri izlediği, yani bilimsel-teknik devrimin toplumsal sonuçlarından çnde geldiği gibi bir izlenim uyandırmaktadır. Oysa gerçek şudur ki, üretim güçleri sisteminde meydana gelen devrimci değişiklikler ve bu değişikliklere bağımlı olarak meydana gelen toplumsal değişiklikler, birbirleriyle karşılıklı ilişki içindedirler ve aynı anda meydana gelirler.

Üretim güçlerinde meydana gelen devrim dünya çapında olduğuna göre ve farklı ülkelerde ortak özellikler gösterdiğine göre, bilimsel-teknik devrime bağımlı toplumsal süreçlerin bazı ortak yanlara sahip olması da çok doğaldır. Nitekim, otomasyonla hem sosyalizm hem de kapitalizm koşullarında karşılaşılır ve genel olarak, üretim güçleri ve birbiriyle karşılaştırılabilir otomasyon düzeyleri, benzer toplumsal eğilimlerin oluşmasına yardımcı olur. Farklı sosyo-ekonomik kuruluşlarda bu eğilimlerin belirtilerinde görülen benzerliği abartmak da önemli farklılıkları göz ardı etmek de elbette yanlış olacaktır; ama bu belirtileri de kaba bir sosyolojik yaklaşımı ifade edecektir.

Bu tür eğilimler nelerdir?

Gördüğümüz gibi, otomasyon, çalışma sürecinde insan ile makine arasında kurulan ilişkileri değişime uğratmaktadır.

Bugün işçi, salt teknolojik sürecin öğelerinden birisi olmak yerine, bu süreci düzenlemek, makinalarla donatmak ve programlamak durumundadır. Bu gerçek, çalışmada, üretimde ve toplumsal alanlarda birçok değişiklikleri beraberinde getirmektedir. İşçinin yaptığı iş daha yaratıcı, daha keşfedici ve daha amaçlı hale gelme eğilimi taşımaktadır. İşçinin becerileri ve fikirsel düzeyi de buna uygun olarak gelişmektedir. Otomatik donanım ve makinaları işleten yüksek düzeyde beceri kazanmış işçilerin (alet-düzenleyicilerin, programlamacıların, elektrikçilerin) ve uzmanların (teknisyenlerin, mühendislerin, laboratuvar asistanlarının ve araştırma işçilerinin) sayısı, teknolojik sürece doğrudan katılan işçilerin sayısına oranla artma eğilimindedir.

Böylece, fikir işçilerinin ve tekniğin örgütlenmesi işlevini yerine getiren kişilerin toplam iş gücü içindeki payı büyüme eğilimi taşımaktadır.

Sanayinin gelişmesi ve emeğin üretkenliğinin artması sonucu, insan faaliyetinin büyük alanları arasındaki karşılıklı ilişkilerde de yapısal değişiklikler meydana getirmektedir. Toplumun iş gücü kaynakları, tarımdan sanayiye, sanayiden de bilime, eğitime ve hizmetlere doğru yeniden yönlendirilmektedir. Nüfusun toplulaşması ve kentleşmesi, yaşam tarzında ve temposunda meydana gelen buna uygun değişiklikler, değişme oranının yükselmesi ve gitgide yoğunlaşan göç süreçleri buradan kaynaklanmaktadır. 

Gelişmiş ülkelerde üretim güçlerinin ulaştığı bugünkü düzey ve emeğin üretkenliğinin buna uygun düşen düzeyi, çalışma saatlerinin azaltılmasına ve emekçilerin boş zamanının artırılmasına olanak sağlamıştır; bu yaşamın tüm akışında belirgin değişikliklere yol açmaktadır.

Bilimsel-teknik devrim koşullarında, dünyadaki her ulus, şu ya da bu biçimde, uluslararası iş bölümünün içine girmiştir. Her ulus, ilke olarak, başka herhangi bir uluslar doğrudan ticaretini ve ekonomik bağlarını sürdürebilir. Bu bağlar öylesine geniş çalı haline gelmiş ve öylesine dallanıp budaklanmıştır ki, uluslararası standartları, dünya fiyatlarını vb. göz önüne almaksızın, herhangi bir şeyi bir ülke içinde üretmek artık olanaksızdır.

Bilimsel-teknik devrimin kendi gelişim mantığından doğan genel özellikler işte bunlardır ve bu genel özellikler, hem bilimsel-teknik devrimin kaçınılmaz gereği olarak, hem de bu devrimin insanın işi, günlük yaşamı ve tinsel yaşamı üzerinde, ekonomik koşullar ve doğal çevre üzerinde yarattığı etkinin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır.

Ne var ki, bilimsel-teknik devrimin özünde varolan bu eğilimlerin somut olarak ortaya çıkması, söz konusu ülkedeki toplumsal ekonomik sisteme ve o ülkenin iç ve dış politikasının özgül özelliklerine bağımlıdır. Farklı sosyo-ekonomik kuruluşlarda hüküm süren toplumsal-ekonomik ve politik ilişkiler, o eğilimleri kamçılayabilir, geri bırakabilir ya da değişime uğratabilir.

Elbette, yukarıda sayılan toplumsal değişikliklerin ardında yatan tek etken otomasyon değildir. Bu değişiklikler, üretimin karmaşık makinalaşmasından, daha rasyonel örgütlenmesinden ve toplumsal üretim sistemi içerisinde yayılıp gelişen daha başka birçok süreçten kaynaklanabilir. Bununla birlikte, üretim güçleri, toplumsal alanı, öncelikle tekniğin üretimde kullanış tarzı aracılığıyla yani ‘’insan-makine’’ sistemi içerisindeki karşılıklı ilişkiler aracılığıyla etkilediği için, otomasyon, bu değişiklikleri olağanüstü bir ölçüde yoğunlaştırma eğilimindedir. Bugünkü koşullarda, insanın üretimdeki yerini ve rolünü değişime uğratan şey otomasyondur ve bilimsel-teknik devrimin toplumsal özü, bilimsel-teknik devrimin bütün öteki uzantılarının indirgenebileceği temel, burada yatmaktadır.

Bütün bunların anlamı şudur: bilimsel-teknik devrim, mekanik donanımda, teknikte ve bilimde, insanı dışlayarak gerçekleşen bir devrim olmak şöyle dursun, tam tersine, üretim güçlerinin bütünsel sisteminin tümünde meydana gelen bir devrimdir. Ve bu devrim, en başta gelen üretim gücü olarak insanın kendisi üzerinde, onun çalışma, yani maddi ve tinsel değerler yaratma yeteneği üzerinde son derece güçlü bir etki yapar.

Toplumsal-ekonomik konularda yazı yazanlar, insanın aktif, dönüştürücü rolüne daha büyük önem vermek zorundadırlar. Burjuva yazarları, çoğu kez, ya bilim ve teknik dünyasında meydana gelen, insanın işe karışmadığı bazı süreçlere parmak basmak ya da insanı ve toplumu bu süreçlerden etkilenmiş olarak anlatmak eğilimindedirler. Bu yazarların günümüz toplumuna ve toplumun bilimsel-teknik ilerleme koşullarında gösterdiği gelişme yollarına ilişkin teorik yazılarının eksenini, neredeyse, insanın edilgin bir rol oynadığı düşüncesi oluşturmaktadır.

Oysa, insan, bilimsel-teknik devrimin ve bu devrimin toplumsal sonuçlarının olsa olsa ancak bir nesnesi olmak şöyle dursun, tam tersine, her şeyden önce bilimin ve tekniğin yaratıcısıdır, bilimsel-teknik devrimin başı çeken gücüdür. İnsan, yalnızca bilimsel-teknik devrimin asıl ölçütü değil, aynı zamanda onun asıl toplumsal içeriğidir de.

Sonuç olarak, bilimsel-teknik devrimin teknik özü, -yeni enerji kaynakları geliştirme, mikroteknoloji kullanma, kapalı imalat devrelerine ve komplekslere kumanda etme ve optimum çözümlerin araştırılmasında bir yığın veriyi işleme olanağı sağlayan ve evrensel bir imalat biçimi olan otomasyonda yatar. Bilimsel-teknik devrimin toplumsal özü ise, otomasyonun bir sonucu olarak, insanın üretim sistemi içindeki rolünde, çalışmasının mahiyetinde ve içeriğinde meydana gelen değişikliktir. 

Kapitalizm koşullarında, bilimsel-teknik devrimin olumsuz yanları, bir yığın çelişkili durum ortaya çıkaran, yürürlükteki toplumsal ilişkilerle çatışır. İşte bu çelişkili durumlardan birkaçı:

-otomasyon, çalışmayı daha anlamlı hale getirme eğilimi taşır, gelgelelim kapitalist toplumda, yedek, beceriksiz işçilerin sayısı, ileri düzeyde beceri kazanmış işçilerin sayısından daha hızlı artmaktadır;

– otomasyonun ileri biçimleri, kapitalist işletmelerde çalışan işçileri, -toplumsal, ekonomik düzeyde olmasa bile teknik düzeyde- makinaların salt bir yedek parçası olmaktan kurtarır. 

-otomasyon hareketliliği artırma eğilimi taşır ve bireyin her yönden gelişmesini hızlandırır; oysa kapitalist toplumda otomasyon, böyle bir gelişmeyi engeller ve bundan da öte, toplumun çoğu üyelerinin -sanayi işçilerinin yanı sıra, mühendislerin, büro işçilerinin ve bilim insanlarının- işsiz kalma olasılığını güçlendirir.

-bilimsel-teknik devrim emeğin üretkenliğini artırır ve maddi zenginliğin temellerini atar. Oysa kapitalist toplumda, bilimsel-teknik devrim fazla üretime (dolayısıyla, üretim araçlarının tam kapasiteyle kullanılmamasına) ve üretilen değerlerin aşırı ölçüde eşitsiz olarak dağlımına yol açar. Kapitalizm, üretim güçlerinin iki bileşenini -insanı ve makinayı- kullanırken, büyük ölçüde ve acımasız bir savurganlığa açık kapı bırakır.

-bilimsel-teknik devrim, üretim araçlarının toplulaşmasını yoğunlaştırır, çok daha yetkin veri-işleme araçlarının icat edilmesi olanağını yaratır ve planlı üretime duyulan nesnel gereksinmeyi artırır. Ne var ki, eğer planlama ekonominin bütününde uygulanacaksa, toplum ilk önce özel teşebbüs sistemini ortadan kaldırmak zorundadır. Böylelikle, bilimsel-teknik devrimin nesnel mantığı, kapitalist üretim ilişkilerinin parçalanması için, toplumsal-politik bir devrim için gerekli olan maddi koşulları yaratır.

Yukarıda söyleyenler, bilimsel-teknik devrimin doğurduğu ve esas itibariyle ve tam olarak gelişmeleri özel mülkiyet sistemine aykırı düşen ve özel mülkiyet sisteminin direnmesine ve çarpıtıcı etkisine karşın ilerlemek zorunda olan, öteki olumlu eğilimler için de geçerlidir. 

Kapitalizm, özel mülkiyet mekanizmasını bilimsel-teknik gelişmeyi teşvik etmek için kullanarak, devlet düzenlemelerinin, tekelleşmenin ve askerileşmenin de yardımıyla, bilimsel-teknik devrime ayak uydurmaya çalışmaktadır. Ne var ki, bu etkenler, bir yandan bilimsel-teknik ilerlemenin hızlanmasına yardımcı olurlarken, öte yandan da -bilimin ve tekniğin gelişmesini özendirdikleri kadar, bunların önüne engeller de dikerek- bu ilerlemeyi engelleme eğilimi taşımaktadırlar.

Kapitalist toplum, maddi zenginliğin tinsel zenginlikten daha hızlı artması gerektiği ilkesi üzerine kuruludur. Bu ise, bilimsel-teknik ilerleme ile bireyin yozlaşması ve kişiliğinin parçalanması arasında bir uzlaşmaz çelişkinin doğmasına, uygarlık ile kültür arasında bir çelişkinin ortaya çıkmasına yol açabilir. Oysa sosyalizm, insanlığın tarihinde ilk kez olarak, insanın çok yönlü gelişmesinin her zaman üretim artışından önce gelmesi gerektiği ilkesini uygulamaya koymuştur. Sosyalizm, ‘’aslında insanın tüm yeteneklerini önceden belirlenmiş herhangi bir ölçek tanımaksızın geliştirmeye’’ (Marks, Grundrisse) çalışarak, bireyin bütünsel ve sınırsız gelişimini başlı başına bir amaç olarak görür.

Sosyalizm koşullarında toplumsal ilerlemenin ve bilimsel-teknik ilerlemenin temelde bir birlik oluşturması, bu alanlardaki ilerlemelerin karşılıklı bağımlılık göstermesi ve benzer yönelimlere sahip olması; elbette üretim güçlerinin gelişme doğrultusu, hızı ve düzeyi ile üretim ilişkileri arasında hiçbir çelişkinin olmadığı anlamına gelmez. Üretim güçlerinin -bilimin ve tekniğin- gelişiminde ileriye doğru atılan her yeni adım, tüm ekonomik ilişkiler sisteminin ve sevk ve idare mekanizmasının karşılaması gereken yeni gereksinimler ortaya çıkarır. Toplumsal-ekonomik dönüşümler, kendi paylarına, -bilimsel-teknik ilerlemeye yeni atılımlar kazandırarak ve bilimsel-teknik başarıların üretimde kullanılması için gerekli olan daha uygun koşulları yaratarak- bilimsel-teknik ilerlemeyi mutlaka etkilerler. Bu yüzdendir ki, Komünist Partisi, bilimsel-teknik devrimle sosyalizmin üstünlüklerinin organik bir şekilde kaynaştırılmasını bir görev olarak belirlemiştir. 

Bu, ikili bir görevdir. Bu görev, birinci olarak, Sovyet toplumunun politik ve toplumsal-ekonomik örgütlenişinin taşıdığı tüm olanakların, bilimsel-teknik ilerlemeyi hızlandırmak amacıyla daha eksiksiz bir biçimde kullanılması zorunluluğunu; tüm ekonomik yönetim mekanizmasını üretim güçlerinin ulaştığı yeni düzeye uyarlama, planlama ve özendirme sistemini ilerletme, ülkenin ekonomik ve toplumsal işlerinin düzenlenişini geliştirme zorunluluğunu içerir. 

Toplumsal bir gerçek olarak sosyalizm, tarih sahnesine henüz yeni çıkmıştır ve yaşlı kapitalizmle yarışmak için genç kaslarını daha yeni yeni germeye başlamaktadır. Sovyetler Birliği’nde sosyalizm bugün somut bir gerçek olmuştur. 

Sovyet halkı, bu denli kısa bir tarihsel dönemde elde ettiği geniş kapsamlı ekonomik ve toplumsal başarılardan dolayı gurur duymaktadır ama daha birçok karmaşık sorunu çözmek durumunda olduğunu ve -iki sistem arasındaki yarışmada su götürmez ve çok yönlü bir utku kazanmak istiyorsa- ülkede bilimsel-teknik ilerlemeyi önemli ölçüde hızlandırmak, emeğin üretkenliğini artırmak, üretimi çoğaltmak için ekonomi mekanizmasını geliştirmek ve sosyalist sistemin toplumsal kazanımlarını sağlamlaştırmak zorunda olduğunun da tam olarak bilincindedir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir