Sürdürülebilirlik: Türkiye’de Gerçek Bir Dönüşüm mü, Yoksa Kârlı Bir Söylem mi?
Dilara ARAS

Son yıllarda “sürdürülebilirlik” kelimesi bankacılık sektöründe neredeyse sihirli bir anahtar hâline geldi. Reklamlarda yeşil tonlar, doğa imgeleri, gelecek vurgusu… Faaliyet raporlarında karbon ayak izi, ESG skorları ve sürdürülebilir finansman hedefleri.
Ancak tüm bu anlatının ardında daha rahatsız edici bir soru duruyor: Türkiye’de sürdürülebilirlik gerçekten bir zihniyet dönüşümünü mü temsil ediyor, yoksa küresel trendleri kaçırmamanın güvenli ve kârlı bir yolu mu?
Bu soruyu sormak bile zaman zaman “fazla eleştirel” bulunabiliyor. Oysa sürdürülebilirlik, tam da bu sorular sorulmadığında içi boşalan bir kavrama dönüşüyor.
Başlangıçta daha çok çevresel hassasiyetlerle anılan sürdürülebilirlik, bugün finans dünyasında doğrudan risk yönetimi, uzun vadeli kârlılık ve kurumsal itibarla ilişkilendiriliyor. Özellikle 2008 küresel finans krizinden sonra, kısa vadeli kâr odaklı büyümenin yarattığı kırılganlıklar görünür hâle geldi. Bankalar için sürdürülebilirlik artık bir “iyi niyet” meselesi değil; giderek bir yönetişim zorunluluğu.
Avrupa’da bu dönüşüm net bir çerçeveye oturmuş durumda. AB Yeşil Mutabakatı, sürdürülebilir finans taksonomisi ve zorunlu ESG raporlamaları bankaların hareket alanını ciddi biçimde sınırlandırıyor. Karbon yoğun sektörler açıkça finansal risk olarak tanımlanıyor; sürdürülebilirlik bir iletişim dili değil, bilançoya yansıyan yapısal bir zorunluluk hâline geliyor.
Türkiye’de ise tablo daha parçalı. Sürdürülebilirlik uygulamaları büyük ölçüde gönüllülük esasına dayanıyor. Bankalar yeşil krediler, ESG bağlantılı ürünler ve sosyal sorumluluk projeleriyle görünürlük kazanıyor; ancak iş kredi portföylerinin geneline geldiğinde aynı dönüşüm hızından söz etmek zorlaşıyor. Karbon yoğun sektörlerin finansmandaki ağırlığı hâlen yüksek.
Bu noktada sürdürülebilirlik, Türkiye’de bankalar için çoğu zaman kurumsal itibar yönetiminin ve uluslararası fonlara erişimin bir aracı olarak konumlanıyor. Ürün bazlı ilerleme ile sistemsel dönüşüm arasındaki fark belirginleşiyor. Yeşil tahviller ve sürdürülebilir krediler artarken, bankacılık faaliyetlerinin tamamına yayılan bir dönüşüm hâlâ sınırlı. Bu da “greenwashing” riskini beraberinde getiriyor.
Ancak bu durumu yalnızca niyet sorgulamasıyla açıklamak eksik olur. Bankacılık sektörü; sınırlı regülasyonlar, makroekonomik baskılar ve kısa vadeli bilanço zorunlulukları arasında hareket ediyor. Sürdürülebilirlik, çoğu zaman “ideal” ile “mümkün” arasında sıkışıyor.
Türkiye bu yolun başında mı? Hayır. Avrupa’nın gerisinde mi? Evet. Ama gelişmekte olan birçok ülkenin de önünde. Asıl soru şu: Bu dönüşüm, bankaların bireysel çabalarıyla ne kadar ileri gidebilir?

Sürdürülebilirlik: Ortak Kaynaklar, Ortak Sorumluluk
Sürdürülebilirlik çoğu zaman teknik bir başlık gibi ele alınıyor: raporlar, skorlar, finansal ürünler. Oysa arka planında çok daha temel bir mesele var. Ekonominin nasıl büyüdüğü, bu büyümenin maliyetinin kim tarafından ödendiği ve ortak kaynakların nasıl yönetildiği.
Bu yönüyle sürdürülebilirlik, klasik bir politik iktisat sorusuna işaret ediyor. Doğa, hava, su ve toprak bireysel mülkiyetin değil; toplumun tamamının paylaştığı ortak varlıklar. Bu kaynakların kullanımına ilişkin kararlar ise yalnızca piyasa mekanizmalarına bırakıldığında, uzun vadeli toplumsal fayda çoğu zaman ikinci plana itiliyor.
Türkiye’de sürdürülebilirliğin gündeme geliş biçimi de bu çerçevede okunabilir. Dönüşüm büyük ölçüde uluslararası finansman koşulları ve küresel standartlar üzerinden ilerliyor. Bankalar, dış kaynaklara erişimi sürdürebilmek için çevresel ve sosyal kriterleri dikkate almak zorunda kalıyor. Bu durum, sürdürülebilirliğin ilk aşamada daha çok bir uyum süreci olarak yaşanmasına yol açıyor.
Burada sıkça sorulan soru şu: Bu süreç, yalnızca yeni bir pazarlama dili mi üretiyor, yoksa ekonomik modelde daha kalıcı bir değişime mi işaret ediyor? Türkiye örneğinde yanıt ikisinin arasında bir yerde duruyor. Sürdürülebilirlik, başlangıçta küresel eğilimleri yakalamaya yönelik bir refleks olarak ortaya çıkıyor; ancak zamanla bankacılık pratiklerini dönüştüren bir çerçeveye dönüşmeye başlıyor.
Bu noktada politik iktisadın temel ayrımı hatırlanmalı: Piyasa aktörleri kendi rasyonaliteleriyle hareket eder; kamusal faydayı gözeten uzun vadeli çerçeveler ise kamusal otoritenin sorumluluğundadır. Bankalar risk yönetir, fiyatlama yapar ve kaynak tahsis eder. Ancak ortak kaynakların korunması, bağlayıcı kurallar ve uzun vadeli planlama gerektirir.
Dolayısıyla sürdürülebilirliğin yükünü bütünüyle finans sektörüne bırakmak gerçekçi değildir. Bankalar bu dönüşümün uygulayıcıları ve hızlandırıcıları olabilir; fakat yönü belirleyecek olan kamusal politika eksik kaldığında, dönüşüm parçalı ve dengesiz ilerler.
Türkiye’de bugün görülen tablo, bu iki alan arasındaki boşluğun geçici olarak uluslararası finans mekanizmaları tarafından doldurulmasıdır. Fon sağlayıcıların koyduğu kriterler, fiili bir düzenleme etkisi yaratmaktadır. Bu durum, sürdürülebilirliği tamamen gönüllülüğe bırakmamak açısından önemlidir; ancak uzun vadede yerel önceliklerle uyumlu, kapsayıcı bir çerçeveye ihtiyaç olduğu da açıktır.
Sürdürülebilirliğin toplumsal karşılığını bulabilmesi için finansal araçların ötesine geçmesi gerekir. Kredi kararlarının, yatırım tercihlerinin ve büyüme hedeflerinin; istihdam, çevre ve yaşam kalitesi üzerindeki etkileri birlikte değerlendirilmelidir. Aksi hâlde sürdürülebilirlik, teknik bir uyum başlığı olarak kalma riski taşır.
Sonuç olarak sürdürülebilirlik, ne yalnızca piyasanın ne de yalnızca kamunun meselesidir. Bu, ortak kaynakların yönetimine ilişkin bir denge arayışıdır. Bankalar bu dengenin önemli aktörlerindendir; kamu ise bu dengeyi kalıcı kılacak çerçeveyi oluşturmakla yükümlüdür.
Gerçek dönüşüm, ekonomik kararların kısa vadeli getirilerle birlikte uzun vadeli toplumsal maliyetleri de hesaba kattığı noktada mümkün olacaktır. Sürdürülebilirlik, bu açıdan bakıldığında, bir söylemden çok ekonominin kendisine yöneltilmiş sakin ama derin bir sorudur.

Sürdürülebilirlik Kimin Sorumluluğu? Ortak Geleceğin Ekonomisi
Sürdürülebilirlik konuşulduğunda genellikle büyük kavramlar havada uçuşuyor: karbon ayak izi, ESG, yeşil finansman… Oysa mesele aslında çok daha tanıdık bir yerden başlıyor. Soluduğumuz hava, içtiğimiz su, tarım yapılan toprak ve şehirlerdeki yaşam kalitesi. Yani hepimizin paylaştığı ortak bir gelecek. Bu yüzden temel soru şu: Bu ortak geleceğin sorumluluğu kime ait? Bankalara mı, devlete mi, yoksa herkese mi?
Türkiye’de sürdürülebilirlik büyük ölçüde finansal sistem üzerinden gündeme geldi. Uluslararası fonlar, yatırımcı beklentileri ve küresel standartlar, bankaları bu alanda adım atmaya zorladı. İlk bakışta bu durum, “trendi yakalayıp yeşil bir dil kullanarak kâr artırma” çabası gibi görünebilir. Nitekim bazı örneklerde sürdürülebilirlik, gerçekten de bir pazarlama söylemi olarak kullanıldı.
Ancak hikâye yalnızca bundan ibaret değil. Çünkü bu yeni dil, zamanla bankaların nasıl kredi verdiğini, hangi sektörleri daha riskli gördüğünü ve uzun vadeye nasıl baktığını da etkilemeye başladı. Başlangıçta bir gereklilik olarak benimsenen uygulamalar, yavaş yavaş yeni bir iş yapma biçiminin kapısını aralıyor.
Yine de şu gerçeği gözden kaçırmamak gerekiyor: Bankalar ne kadar istekli olursa olsun, bu yükü tek başına taşıyamaz. Doğa, kimsenin mülkiyetinde değil; ama sonuçlarından herkes etkileniyor. Bu nedenle sürdürülebilirlik, bireysel ya da kurumsal iyi niyetle çözülebilecek bir mesele değil. Devletin rolü tam da burada başlıyor. Uzun vadeli planlama yapmak, ortak kaynakları koruyacak kuralları koymak ve herkes için geçerli standartlar oluşturmak kamunun sorumluluğunda. Bankalar bu çerçeve içinde önemli birer uygulayıcı olabilir; ancak yönü belirleyecek olan yine kamusal iradedir.
Türkiye’de bugün ilginç bir geçiş dönemindeyiz. Kamu politikalarının henüz tam olarak şekillenmediği alanlarda, uluslararası finansman koşulları fiili bir yönlendirici rol üstleniyor. Bu durum bazı riskler barındırsa da, sürdürülebilirliğin tamamen soyut bir hedef olarak kalmasını da engelliyor. Yani dışarıdan gelen baskılar, içeride henüz oluşmamış kuralların yerini geçici olarak dolduruyor.
Burada önemli olan, bu sürecin halktan kopuk bir teknik dönüşüme dönüşmemesi. Sürdürülebilirlik yalnızca raporlarda değil; çiftçinin tarlasına, kentlinin nefesine, gençlerin geleceğine dokunabildiği ölçüde anlam kazanır. Finansal araçlar, bu hikâyenin merkezinde değil; destekleyici unsuru olmalıdır.
Belki de bugün finansın oynadığı rolü böyle okumak gerekir. Uzun yıllar boyunca eleştirilen finans sistemi, bu kez doğa ve toplum lehine bir itici güç olma ihtimali taşıyor. Elbette bu potansiyelin hayata geçebilmesi, kamu politikalarıyla, yerel ihtiyaçlarla ve toplumsal beklentilerle uyumlu bir şekilde ilerlemesine bağlı.
Sonuç olarak sürdürülebilirlik, ne yalnızca bankaların işi ne de yalnızca devletin görevi. Bu, ortak kaynakları koruma meselesi. Bankalar bu yolculukta önemli bir araç olabilir; devlet yönü çizer; toplum ise bu dönüşümün gerçek muhatabıdır. Gerçek dönüşüm, sürdürülebilirliğin yalnızca finansal bir başlık olmaktan çıkıp, yaşamı koruyan bir ortak akla dönüştüğü noktada başlayacak. O zamana kadar sürdürülebilirlik, Türkiye için hem umut veren hem de dikkatle inşa edilmesi gereken bir yol olmaya devam edecek.

