İçten kutlama dileklerimle….
Uğur OLCA
Değerli arkadaşlarım,
Bugünkü masalımızın kahramanlarının içinde ve hatta önerilenden de çok daha gerilere giderek, her yerde ve yüreğimizde oldukları gibi sözcüklere ve tasvire sığmayan” Kadınlar” var…
Gene bilinenlere kendimizi katacağız ve kimi zaman masalların büyülü havasında düşüneceğiz.
Bunu yaparken de Sabahın sahiplerini,yani kadınları dinlemeyi lütfen ihmal etmeyelim.
“Bizim kadınlar içinde komunist çalışmalarımız,onların arasında siyasi faaliyetimiz ,ayni zamanda biz erkekler için de kendimiz eğitiminin (kendimizi eğitmemizin) büyük bir parçasını teşkil eder.”W.İ.Lenin
Büyük Ekim Devrimine gelirken
aynı fabrikada çalışan Dusiya, Olga ve Galina Lesichkaya,
Gıda dağıtımının yeniden düzenlenmesini talep eden büyük devrimci gösteriye katılmış olmanın verdiği;eylemlilik deneyimiyle,bilinciyle ve gururuyla,
8.Mart 1917’de yani ayni gün yine Petrograd caddelerinde onbinlerin katılımıyla gerçekleşen protesto sonrası, ama bu kez aynı zamanda enternasyonal kadınlar gününü de kutluyordu ve bunun için yola koyulmuşlardı.
Birazdan partili-partisiz diğer arkadaşlarıyla buluşacaklardı..
Her üç yoldaş da o gün henüz, yani eski Jülyen takvimine göre 23.Şubat 1917’ye denk gelen, ama yeni takvimle 8.Mart Dünya Kadınlar gününün sabahında, tarihe Şubat devrimi diye geçecek,
Çar II.Nikolay’i devirecek olayları başlatacaklarını ve bunun gerçek failleri, adsız kahramanları olacaklarından habersizdiler.
Devrim komitesince yapılan çağrı bugün sadece işçi kadınlara yönelik değildi. Çağrı metninde olduğu gibi meydanlarda da kadınlar kitle olarak vardı…!
Prawda gazetesinin 9.Mart 1917’de verdiği manşet haberinde:
“Kadınlar bütün yolları kontrol ederek ele geçirdiler…tramvaylar durmuş,trafik felç olmuştu..
Tramvayların ve tek tük seyreden araçların önüne gelen kadınlar, içindeki yolculara ayırımsız,karar vermiş kadın olmanın enerjik,dinamik,sert ve o ölçüde de yumuşak sesleriyle :
“Bugün kadınlar olarak Clara Zetkin yoldaşımızı da anıyoruz.
Kadınlar kurtuluş günümüz bugün. Yoldaşlar bizim günümüzde bizim için araçlarınızdan inin ve saflarımıza katılın!” diye sesleniyordu.
İçlerinde Dusiya, Olga ve Galina’nın bulunduğu kalabalık bir başka kadınlar grubu ise, bu eylemden sonra,fabrikalara ve işletmelere giderek, ayni söylemleriyle işçileri makinalarından uzaklaştırıyor işlerini bıraktırıyordu…
Kadınların büyük bir mağrur fedakarlıkla gösterdikleri bu kararlı eylemlilik iradesi, Petrograd işçi birliğinin genel grev kararı almasını da tetikliyor, hatta bunun en önemli etkin nedenlerinden biri oluyordu.
Aslında 8.Mart 1917 tarihini belki de, çarın otoritesini,gücünü ve değerlerini temelinden sarsan,
onu tarihin çöplüğüne atan, silip süpüren devrimin başlangıç günü olarak da görmek mümkündür.
Dorothea Trottenberg’in ,1933 yılında ilk Rus yazar olarak edebiyat Nobel ödülünü alan, ve aslında devrimden önce Ukrayna’ya oradan da Fransa’ya kaçan bir karşı devrimci yazar İwan Bunin’den anılarını derlediği ve ilk kez 1933 yılında Hitler Almanya’sında sürgün Ruslar tarafından rusça basılan,Rusçadan Almancaya çevirisiyle, bir karşı devrimcinin gözüyle devrimin günlüğü niteliğindeki “Verfluchte Tage (Kahrolası belalı günler)” adıyla yayınlanan kitabında ,1917 yılının Büyük Ekim Devrimi öncesini ve Mart ayını bolşevik karşıtı gözüyle Bunin şöyle anlatıyor: “1917 Mart ayının başından itibaren ve yaz ayları süresince yaşadığım dönem,belleğimde sanki çok ağır geçirilecek bir sancılı hastalığın ilk belirtilerini hissetmek gibi yer etmiştir,insan hani adeta önceden hasta olacağını hisseder ya,fikir kargaşası içinde başın kazan gibi kaynar,buna rağmen gerilimli bir bekleyişle artık en son fiziki ve manevi gücünü de tüketerek ayakta kalmaya çalışırsın, ve bir an önce artık sabırsızlıkla herhangi bir şey olmasını beklersin..İşte o gün böyle bir ruh haliyle,sabah uyanıp kalktığımda ve her zaman olduğu gibi titreyen ellerimle gazeteyi okumaya başladığımda yüzümün tamamen solduğunu, sanki bayılıyormuş gibi beynimin kafamdan ayrılıp tümden
boşandığını hissettim. Kadınlar ise dışarıdan beynimin içine doğru bağırıyordu:”Bu çığlık duyması için herkese,herkese ,herkese, herkes, herke, herk, her, he….”
İşte İvan’ı bu ölçüde rahatsız eden devrim çığlığı o gün kadın yoldaşlarımızdan geliyordu ve dalga dalga önce Rusya’ya oradan tüm dünyaya yayılıyordu…
Sınıf ,özgürlük ve demokrasi savaşımında kadınlar hep var olmuştur.
Rusya’da eski Rus takvimine göre Şubat (yeni mart) devrimine kadınların kitlesel katılması ne kadar tesadüf değilse, ve keza aynı şekilde kadınların,dünya tarihinde ilk kez işçi köylü iktidarını ele geçiren ve bunu gerçekleştiren Ekim Devriminde önemli kendi rolünü oynaması da tesadüf değildir.
August Bebel daha 1875’lerde kendisi bir “kadın ezilen” olarak bu ezilmişliğin sona erdirilmesini,ya da hayatın kadınlar için kolaylaştırılmasını ümit ediyor ve bunu dile getiriyordu..Kadınlar tüm toplumsal büyük hareketlerde kendi rolünü gereğince oynamıştır. Aleyhteki tüm mitoslara ve önkoşullara rağmen, kadınlar daha köle ayaklanmalarında,köylü savaşlarında,Fransız Devrimi’nde; gösterdikleri savaşma ruhu,cesaret ve kararlılıklarıyla, bu özelliklerin sadece erkeklere ait olmadığını ispat etmişlerdir.
Tarihte daha 1525 yılı Alman köylü ayaklanmalarında, kadınların tezeğe bulaşmış oraklarıyla silahlandığı ve savaşa katıldığı anlatılır. Belki de erkek tarihçilerin önem vermemesi yüzünden unutulmuş, ancak kaynaklarda Thomas Müntzer’in karısı diye bahsedilen ve ayrıca onun arkadaşı Ottilie von Gersten’in, Allsted köylü ayaklanmasının başını çekip yönettiği biliniyor.
Edebi metinlerde, içlerinden özellikle Böckinger’li bir yoksul köylü olan ve tarlalarda pişmiş nasır tutmuş teninden ve belki de her iki anlamıyla da “karagözlü” oluşundan dolayı “kara Margerete” diye anıla gelen bir kadından da söz ediliyor. Metinde ondan;”o direniş boyunca, artık erkeklerin sustuğu ve sözünün çıkmaz olduğu, görüşmelerdeki pazarlıklarında derebeylerini uyarıyor,gösterdiği soğukkanlı kararlılıkla ve erkeklerine de “kadın sahiplenmesiyle” savaşçı davranışıyla onlara da şevk veriyordu.
Savaşan köylüler ve toprak köleleri ondan etkilenerek, kadınlara ve çocuklara bakış açılarını değiştirmiş olduğunu taleplerinden anlıyoruz.
Nitekim bu köylü devrimi talepleri arasında,serbestçe evlenebilme,ailelere ve yalnız kalmış kadınlar ve dullara bakım yardımı sağlanmasıve hatta evlilik dışı doğan çocukların ayrı muameleye maruz bırakılmaması da vardı. Kara Margerete sayesinde tarihte ortaçağda daha,dile getirilen ve ileri sürülen bu son talebin,o dönemde ne kadar devrimci bir talep olduğunu anlamamız için kapitalist ülkelere ve kendi tarihimize bakmamız yeterlidir.
Bu hak örneğin modern Avusturya’da ilk kez 1971 yılında, ülkemizde ise ancak daha yeni son medeni kanunla getirilmiştir.
Burjuva demokratik devrimlerde temel talepler “özgürlük,eşitlik ve kardeşlik”sözcükleriyle dile getirildi.
Mutlakiyetten arındırılmış üretim,serbest pazar,özgür ve eşit üreticiler diye ifade edebileceğimiz konseptin temelinde aslında siyasi,ahlaki boyutuyla sosyal eşitlikçi düşünce yatıyordu.
“toplumlar tarihinin bize gösterdiği böylesine devrimci talepleri olan yürekli kadınların, kapitalist toplumlarda,şimdilerde ise kadınların kendi cinsleri açılarından ve erkek kadın cinsleri arasında,özgürlüğü ve eşitliği sadece bu alana taşıması aslında şaşırtıcı mıdır?”
(Ernest Boremann’ın “Kadınlar yalnızsa zayıftırlar” isimli kitabından)
Şaşırıcı olmamasının bazı haklı nedenleri vardır.
Başlangıçta devrimci olan burjuvazi sözünün ardında durmamıştır.
Fransız devrimi sırasında Olympe de Gouges tarafından tarihte ilk defa;
“Kadın hakları deklarosyonunda” kadınların eşitliği talep edilmişti.
Ancak burjuvazi iktidarı ele geçirdiğinde,kadınların bu haklı talebini çıkarları gereği gözardı ederek bunu sağlamamıştır.
Hala günümüzde kadınların sorunları sayılamaz çoklukta, ama örneğin sözde geç de olsa tanınmış seçme ve seçilme haklarının pratikte yanısımalarına bakıldığında, ayrımcılığın hala sürdüğünü uzaga gitmeden görüyoruz. Buna karşı tavırlı kadınlar da toplumda gülünç duruma sokulmak istenmekte ve kimilerince ise hala öcüler gibi algılanmakta değil midir?
Büyük sanayii devrimiyle birlikte kadınlar kitlesel olarak üretim içine çekilmişlerdir. “Makine artık kas gücüne gereksinimi ortadan kaldırdığı sürece”diye başlar Marx Kapital’de ve devamla “işçi artık kas gücüne veya gelişmiş kuvvetli vücut yapısına ihtiyaç duymak yerine, kollarının eklem hareket kabiliyetini kullanır.”der. (Marx Kapital 62 Almanca Baskı I.cilt sayfa 436)
Böylece kapitalistler de Marx’a hak vererek, -“”makinalaşma da, kadınları ve çocukları lugatına dahil ederek başının tacı (!) olarak ilk sözcükleri yapmıştır””. Gene Marx Kapitalde;”kadın işçi ,işçiye eşit olarak aynen onun gibi (!) iki anlamda daha “özgürdür”;”o özgür kişi olarak emeğinin üzerinde malından daha çok tasarruf etme kabiliyetine sahiptir ve başka bir yönden düşünüldüğünde de, emeğinden başka satacak bir malı olmadığından, onu sunduğunda maldan kurtulmuş olarak bekardır,kendi işgücü kullanımı için lüzum gerektiren diğer tüm malzemelere de dolayısıyla ihtiyacı bulunmamaktadır.” (Marx Kapital sayfa 183)
Kadın işgücünün değerine ilişkin olarak ise kapitalizm, kadının daha önceki feodal toplumda, kendisine biçilmiş olan daha değersiz,aşağı görülen statüsünü muhafaza ederek rolünü sürdürtmüş ve bunu benimsemiştir.
Günümüzde de değişen pek fazla bir şey olmamıştır.
Kadınlar kapitalist ülkelerde erkeklere oranla daha düşük ücretle çalıştırılmakta, ve egemen resmi ideoloji onlara yaşamlarının temel işlevsel özü olarak aile içinde çocuklarının bakımını ve ev işlerini sunmaktadır.
Erkek ise ailenin geçimini sağlayan gerçek besleyicisi olarak görülürken, kadın da sırf buna katkıda bulunmak için vardır.
1970’ler sonrasında Batı Avrupa’da, bizde ise 80 sonrası yaygınlaşan bazı feminist hareketlerin en önemli yanlışı, Marxist kadın kurtuluşu teorisine yeterince özen göstermemelerinden kaynaklanır.
Marxist analiz bize, kadın sorununun genel sosyal sorundan, sosyalist devrimden veya sosyalist cumhuriyetten koparılamayacağını, kadınların kurtuluşunun toplumsal kurtuluşla ayrılmaz bir bütün olduğunu ve tek başına özgür olunamayacağını öğretir.
Nasıl ki kadın sorunu ancak sosyalizmle çözülebilirse ve kadınların gerçek kurtuluşu ancak bu yolla mümkünse, proletarya da kadınların kurtuluşu için savaşmadan kendini özgür kılamaz,der Lenin.
Bu ikisi dialektik bir bütündür.
Bu bütünde devrimci pratiğimiz açısından sadece kadın sorununun önemi değil, daha felsefi derin boyutlu yaklaşımla Marxizm, kadınların kurtuluşunu toplumsal genel kurtuluşun önemli bir parçası olarak ölçümler ve öyle görür. Marxist anlayış, insanı toplumsal sosyal varlık olarak görür ve bu nedenle de biyolojik gerekçelerle işleyen kadının “doğal” farklılıklarını öne çıkarmaz.
Kadının ezilmesi de böylece ve bunun sonucunda cinsiyetinin farklılığından kaynaklanmaz, bu tarihsel bir sorundur ve bu nedenle de değiştirilebilir. Her ne kadar dünya işçi sınıfı hareketinde zaman zaman kadın sorunu üzerinde belirsizlikler ortaya çıkmışsa da, Marx ve Engels’den sonra August Bebel, Clara Zetkin ve Lenin temel ilkesel bakışı temsil etmişler ve bunu geliştirmişlerdir.
17 Ekim sosyalist devrimi hemen sonrası daha 2.Kasımda çıkartılan bir kararname ile kadınlara ve erkeklere eşitlik sağlanmıştır.
Genç Sovyet iktidarının bu ilk adımı tüm dünyada büyük dikkat çekmiştir, zira böylece proletarya devletinin ve onun idarecilerin demokratik karakteri pratikte ispatlanıyordu.
Yine ilk proletarya iktidarının hükümetinde kabinede bir kadın bakanın yer alması da tesadüf değildir.
Kadınları işçi sınıfı hareketinde, en ön saflarda yer alıp savaşmışlar ve daha kurulduğu ilk günlerinden bu yana Birinci Entarnasyanel’de layıkıyla yer almışlardır. Harriette Law,genel kurulda yaptığı sunumda önce kadınların bu çalışmasını belgelerle göstermiş, bilahere de kadın-erkek eşitlik ilkesini 1.Enternasyonal adına açıklamıştır.
8.Kasım 1917’de Amerika’nın büyükelçisi Rusya’dan yazdığı raporunda aynen şöye diyor;
“Aldığımız haberlere göre Petrograd işçi -asker komitesi Lenin başbakanlığında yeni bir kabine atamış, Troçki dışişleri, Madam veya Mis. Kollontai eğitim bakanlıklarına getirilmiştir.İğrenç bir durum…” (Alexandra Kollontai-Cinsel olarak da aynı hakları haiz (emanzipe) bir kadın komunistin otobiyografisi isimli kitapdan)
O tarihsel dönem koşullarında,kadın erkek eşitliğini tespit etmenin bile ne denli zor ve ileri bir talep olduğunu anlamamız için, günümüzle kıyaslarsak, değişiklik görünürde bile olsa, erkeğin ailenin reisi olduğu hükmü son medeni kanunumuzla 2002 yılında kaldırılmıştır. Yine bizde ayni kanunla,yani bir kaç yıldan beri kadınların evlendiklerinde kendi soyadlarını da isterlerse eşlerinin soyadının yanı sıra,muhafaza edebileceklerine ilişkin hüküm,bizde ilericilik gibi algılanırken,oysa bu hüküm Sovyet kadınları için 1917’den beri geçerlidir. Sovyetler ilgili yasasından aktarıyorum:
“Eşler müştereken ortak bir soyadında analaşabilecekleri gibi,her birisi kendi soyadını da kullanabilir.”
O sıkıntılı savaş sonrası yoksulluğun hüküm sürdüğü 1919 yılında Lenin;”Büyük İnisiyatif” isimli 4 çalışmasını topladığı kitabındaki bir yazısında şöyle diyordu; “Gelin kadının durumunu ele alalım.
Dünyada hiç bir parti (iktidar), içlerinde en ileri burjuva cumhuriyetleri de dahil olmak üzere,bu sorunun çözümüne ilişkin,bizim iktidara gelişimizden itibaren bir yıl içinde attığımız adımları,yaptığımız değişiklikleri,onlarca yıl içerisinde dahi düşünülse,yüzde birini bile gerçekleştirememiştir.”
Lenin yazısının devamında bir çırpıda yapılan değişikleri şöyle sıralıyor;kadınlar için eşitsizlik doğuran mevcut tüm ayırımcı ve aşağılayıcı yasaların,boşanma hakkına getirilmiş sınırlamaların ve bunların sıkıca bağlandıkları korkunç formalitelerin,evlilik dışı doğan çocukların tanınmamasına ilişkin düzenlemelerin ve kadınların aşağılanmasına yol açan evlilik dışı çocukların babalarının devletçe araştırılmasının kaldırılması ve burjuva dünyasından ve kapitalizmin yasalarımıza girmiş tüm yüz karası düzenlemelerinin ve artıklarının tümünü feshettiğimiz gibi bunların yıkılmasıyla taş üstünde taş bırakmadık.Bu konuda gerçekleştirdiklerimizle .yaptıklarımızla gurur duymaya binlerce kez hakkımız vardır.
Ancak eski burjuva kanunlarının ve düzenlemelerinin altındaki pisliği boşalttıkça, bunların sadece temelin altına gizlenmiş çöplük olduğunu gördükçe,bunların asla yeni toplum inşaatımızın temel taşları olamayacağını daha fazla anladık. Yeni çıkartılan tüm kanunlara rağmen kadın gene evin kölesi olarak kalmaktadır, zira o hala baskı altında tutulmakta, boğulmakta,dilsizleştirilmekte,
ev iktisadıyla sınırlı olarak mutfağa ve çocuk odasına prangalanmaktadır ve onun yaratıcı gücü üretime dayanmayan barbar, küçük,sinir bozucu,kendisini dilsizleştiren ve baskı altında tutan anlayışla heba edilmektedir.
Kadının gerçek kurtuluşu, gerçek komünizmle ilk defa ve sonrasındaki süreçte, devlet dümeninin başında olan proletaryanın yönetimindeki kitlesel savaşta, yalnızca kadına öngörülü bu evi çevirmekle ilgili küçük işlere karşı, daha iyi bir ifade ile sosyalist büyük endüstriyel kitlesel dönüşümle gerçekleşecektir. (Lenin.Büyük Inisiyatif adlı eserinden)
Kadının kurtuluşu yolunda, geliştirilmesi için elde var olan hazır Komunizmin (sosyalist cumhuriyetin) çekirdeklerini Lenin,”yemek yenilen lokantalarda, çocuk yuvalarında, kreşlerde, beslenme kurumlarında yapılacak düzenlemelerde görür.”
Sosyalist cumhuriyette sorulması gereken en önemli sorulardan biri de, aile içinde demokrasi ve eşitliğin nasıl sağlanacağıdır? Sosyalist demokrasiyi her alanda gerçekleştirmek isteyen sosyalist cumhuriyet bu soruna uzak kalamaz… Bir meslekte çalışan kadınların omuzlarına işi sonrası ev işlerinin ve çocukların yıkılması ağır bir yüktür. Bu nedenle Nadesha Krupskaya’nın erkeğin yeniden evine dönerek müşterek hayatın birlikte paylaşılması talebini düşünürsek,erkekler için uygunsuz ama kadınlar için ona uygundur diye biçilen ev işleri ayırımı ortadan kalkmış olacaktır.
Henüz dünyada 8 Mart 1917’de başlayan Şubat Devrimiyle gerçekleşen Büyük Ekim Devrimi süreci tamamlanmamıştır. Kuracağımız ve inşa edeceğimiz yeni sosyalist cumhuriyetin savaşımında, tüm arkadaşlarımın kadınlar gününde kadınlar gününü ve Ekim Devrimi’ni tetikleyen 23 Şubat (8.Mart 1917) devriminin yıldönümünü kutluyorum.
Sevgilerimle ve içten kutlama dileklerimle….

