İşçi Sınıfı

Türkiye İşçi Sınıfı ve Sendikal Mücadele

– Hüseyin ATAÇER –

Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de sınıf mücadelesi deyince akla yasaklar, baskılar, sürgünler, işkenceler, hapis ve ölüm gelir.

Osmanlı İmparatorluğu’ndan bu yana Türkiye’de işçi sınıfı mücadelesi veren insanların ödediği bedeller çok ağır olmuştur. Bütün bu baskı ve yasaklamalara rağmen Osmanlıda ve Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca dernek, sendika, sol-sosyalist parti kurma girişimleri her zaman olmuştur. Bu girişimler daha çok illegal (gizli) örgütlenmeler olsa da legal (açık) girişimlerde olmuştur.

Bu gelişmelerde 1872’den ve 1908 tarihine kadar olan dönemde yaşanan grev ve direnişlerin kazanımların etkisi olduğu bilinmektedir. Bu dönemde yapılan grev ve direnişlerin daha çok yasal bir sınırı olmayan uzun mesai saatleri, ödenmeyen ücretler ile çok düşük ücretlere karşı tepkisel, kendiliğinden gelişen eylemler olmuştur. Bu eylemlerin öncülüğünü daha çok doğal işçi önderlerinin çabası ile yapıldığı dikkat çekmektedir. Burada gayrımüslim azınlıktan işçilerin mücadelesi de büyük bir yer tutar.

II. meşrutiyet ile başlayan dönemde ise kısmen serbestleşen, gevşeyen devletin baskı politikaları karşısında kısa sürede artan ve yaygınlaşan işçi hareketinin organize ettiği grev ve direnişlerin karşısında sözde Hürriyetçi yeni Osmanlı iktidarı yine yasaklara sarılarak işçi sınıfı eylemlerini ve direnişlerini yasaklama yoluna gitmesidir. Buna rağmen Müslüman ve gayrimüslim işçiler Türkiye İşçi Derneği, Beynelmilel İşçi İttihadı, Türkiye Amele Birliği gibi örgütler yaratmışlardır.

Osmanlı Hükümeti hürriyetin ilanından hemen sonra Cemiyetler Kanunu’nda bir düzenleme ile Cumhuriyetin kuruluşundan sonra da 1936 yılına kadar değişmeyecek olan Tatil-i Eşgal Kanunu’nu düzenleyerek işçi sınıfı mücadelesini engelleme ve yasaklama yoluna gitmiştir. Bu yasaklamalara rağmen işçi örgütlenmesi ve mücadelesi girişiminde bulunan birçok işçi önderleri ve sosyalist politik kadroların baskı, zulüm ve ölümlerle yüz yüze gelmelerine rağmen mücadeleden vaz geçmediklerini görmekteyiz. Kuşkusuz bu önderlerin başında İştirakçı Hilmi, TKP Genel Başkanı Mustafa Suphi, Genel Sekreteri Ethem Nejat, Şefik Hüsnü, Salih Hacıoğlu ve yoldaşları ile Cumhuriyet dönemini de kapsayan dönemlerde İsmail Bilen ve Hüsamettin Özdoğu’ya kadar yüzlerce komünist ve sosyalist kadrolardır.

Cumhuriyet döneminin Türkiye İşçi Sınıfı ve sendikal hareketin en önde gelen liderlerinden biri hiç süphesiz, 1980 22 Temmuz’unda katledilen DİSK kurucu genel başkanı, Türkiye İşçi Partisi kurucusu, Maden-İş Sendikası’nın Genel Başkanı Kemal Türkler’dir. İşçi sınıfımız elbette ki bu önderleri unutmayacaktır.

Sınıf mücadelesi ve sendikal hareketin gelişmesi, geniş işçi kitleleriyle bağlanması, büyük grev ve direnişlerin örgütlenmesi, yasal ve hukuki hakların kazanılması daha çok II. Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrasına denk düşmektedir.

II. Emperyalist paylaşım savaşından sonra dünyada olduğu gibi Türkiye’de de kısmen yaşanan Barış ve demokratikleşme ile yeni bir sanayileşme ve kalkınma hamlesinin başlamasıyla birlikte işçi hareketleri de gelişme göstermiştir. 1946 yılında başta İstanbul olmak üzere sosyalist ve komünistlerin öncülüğünde sendikalar oluşturulmuş, ama iktidar bu gelişmeye tahammül edemeyerek yine aynı yıl kapatmıştır.

II. paylaşım savaşını kaybeden faşizmin ve emperyalizmin karşısında daha da güçlenen ve sosyalist bir sistem kuran Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği olmuştur. Stalin’in Kızıl Ordusu’nun gücünden ürken ABD, İngiltere ve batılı emperyalist odakların yeni güç dengeleri kurmak üzere hareketlenmesi ile bir dizi ‘’ekonomik, politik, askersel antlaşmaların yapılması sonucunda 1949 yılında Kuzey Atlantik Paktı (NATO) denilen askeri bir blok kuruldu. 1952’de Türkiye de bu pakta dahil oldu. Sovyetler Birliği ve yeni oluşan sosyalist sisteme karşı kurulan bu emperyalist askeri kampa karşı Sovyetler Birliği ve sosyalist sistem de 1955 yılında Varşova Paktı’nı kurarak cevap vermiş oldu.

Bir taraftan savaşın yıkıntıları inşa edilirken diğer yandan da hızlı bir sanayileşme ve kalkınma dönemi başladı. Artık dünya iki kutuplu, iki sistemli bir dünya oluşmuştu. Bu iki sistem arasında kıyasıyla bir yarış başladı. İki sistem, iki kutup arasındaki yarış ekonomik, politik, askersel alanlarla birlikte bilimsel ve teknolojik alanlarda da sürüyordu. Üstünlüğü ele geçirme yarışı tüm dünyayı sardı. Ardından büyük bir silahlanma yarışı başladı. Balistik, kimyasal ve nükleer füzeleri dünya için büyük bir tehlike haline geldi. Böylece dünya soğuk savaş denilen bir döneme girdi. Bu sistem savaşı dünya işçi sınıfı ve mücadelesini de etkiledi.

Bu koşullarda şekillenen dünyada Türkiye NATO ve emperyalist kamp içinde kalarak, kendisini başını ABD emperyalizminin çektiği Batı emperyalistlerinin ileri karakolu olarak konumlandırdı. Diğer yandan tüm dünyada başlayan kalkınma ve sanayileşme hamleleri ve buna bağlı olarak burjuva demokrasisi Türkiye’de de etkisini gösterdi. Bu dönemde Türkiye sendikal hareketin yasak olduğu tek batı ülkesiydi. 1952’de ABD sendikasının yardımıyla hükümet kontrolünde Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu Türk-İş kuruldu.

Bu dönemde Türkiye’deki sanayileşme hamleleri daha çok ithal ikameci montaj sanayiine dayanıyordu. Montaj sanayiinin gelişmesi ve yaygınlaşması köyden kente göçe dönüşerek %70 köylü nüfusunun kentlere akın etmesine neden olmuştur.

İç göç, köylünün işçileşme süreci sadece Türkiye sanayisinde değil, Avrupa ülkelerine de işçi göçü olmuştur.

Türkiye’de büyük kentlere akın eden genç köylü nüfusunun büyük bir bölümü montaj fabrikalarında istihdam edildi. Bir ayağı köyde, bir ayağı şehirde yarı proleter işçi kitleleri montaj fabrikalarında yoğun emek üretim sürecinde ağır sömürü altında yaşam savaşı vermeye başladılar.

Fabrika sahibi patronlar yoğun bir işçi alımı yaparak emek yoğun üretim ile pazar paylarını genişletmek ve piyasa hakimiyetini gerçekleştirme çabası içindeydiler. Daha çok işçi istihdam talebi fabrikaların önünde işe girmek isteyen işçi kuyruklarının uzamasına neden oluyordu. Köyden kopup gelen bu işçiler ilk kez işçilik yaparak geçinebileceklerdi. Beklentileri daha rahat bir yaşam ve refah umudu yüksek hayallerinin gerçekleşeceği umudu vardı. Ancak umut hayat pahalılığının altında umutsuzluğa dönüşüyordu. Bu dönemin belirleyici işçi mücadelesi Kavel grevidir. Bu direnişle işçiler grev yapma hakkını elde ettiler.

Geçim sıkıntısı büyük işçi kitlelerini yeni arayışlara sürüklüyordu. Başını sokacağı tek odalı da olsa şehrin varoşlarında gecekondulaşma ve toprak işgalleri yoluyla yeni yerleşim alanları yaratmak için devlet güçleri ile çatışmayı da göze alarak büyük bir yaşam savaşına girdiler. Ancak bu mücadele yolu da işçinin refaha, rahata kavuşması arzusunu gerçeğe dönüştüremedi. İşçiler geçinebilmek için her yolu deniyor ama umduğunu bulamıyordu. Bir yandan binlerce işçinin fabrikalarda, tezgâh başlarında yan yana çalışmaları aynı zamanda sosyal ve kültürel etkileşmelerin bilincinin de gelişmesine neden olmuştur. Hayatlarında ilk kez sendikalaşma ve hak alma mücadelesi ile birleşme eğilimleri ortaya çıktı. Devrimci sendikal kadroların etrafında kenetlendiler. Daha iyi bir yaşamı örgütlemek ve mücadele etmekten geçtiğini öğrendiler. Fabrika fabrika örgütlenerek yeni hak talepleriyle patronların karşısına çıktılar. Bu mücadele yoluyla haklarını söke söke almayı başaran işçiler daha güçlü örgütlenmeyi önlerine koydular. Sadece ekonomik mücadele değil, aynı zamanda politik ve ideolojik mücadelenin de şart olduğu inancına vardılar.

Bu gelişmeler sonunda 13 Şubat 1967 yılında başta Türkiye Maden-İş sendikası olmak üzere Türk-İş’ten ayrılan 4 sendika Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu DİSK’i kurmuşlardır. Tabanın söz ve karar sahibi olduğu anlayışıyla kurulan DİSK, Türkiye işçi hareketinde bir sıçramayı ifade ediyordu.

DİSK ile Türkiye İşçi Sınıfı özellikle 1960-1980 döneminde örgütlü gücüyle ekonomik, demokratik alanda hem patronlardan hem de patronların iktidarından direnerek, mücadele ederek ve üretimden gelen gücünü kullanarak haklarını almayı bilmiştir.

Büyüyen, güçlenen işçi sınıfı karşısında yeni önlemler ve yasal düzenlemeler yolu ile gelişen mücadeleyi kırmaya, yasaklamaya çalışan burjuvazi ve onun iktidarları işçi sınıfının örgütlü direnişine çarparak geri adım atmak zorunda kalmıştır.

Barış, Demokrasi ve Sosyalizm Yolunda YÖNTEM DERGİSİ’nin bir sonraki sayısında Türkiye’de tarih yazan işçi sınıfının 1960-1980 dönemine kadar olan tarihsel süreç içinde yaşanan direnişler, genel grevler, faşizme karşı büyük mücadeleleri anlatarak, bu mücadele içinde yer alan yoldaşlarımızın anılarını tazelemeye çalışacağım.

Saraçhane mitingi, Türkiye İşçi Partisi’nin kuruluşu (1961), 15-16 Haziran Genel Grevi (1970), DGM Direnişi (1976), 1 Mayıs (1976 ve 1977), Büyük MESS Grevleri ve 1978 İstanbul Üniversitesindeki öğrenci katliamına işçi sınıfının verdiği tepkiyi yazacağım. 12 Eylül darbesi sendikalar, siyasi partiler, sosyalist partiler ve örgütlenmelerin durumunu kısaca değerlendirerek bir işçi gözüyle anlatmaya çalışacağım.

12 Eylül 1980 sonrası sınıf mücadelesi ve sendikaların mücadele çizgilerini ve günümüze değin yaşanan sorunları da yazarak ışık tutmaya çalışacağım.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir