Kadınların ezilmesi nasıl ortaya çıktı?
Marksistler, kadınların ezilmesi de dâhil olmak üzere tarihi ve günümüzü tarihsel materyalizmden yola çıkarak açıklarlar. Tarihsel materyalizm; aileyi, cinsiyetler arasındaki konumu, fikirleri vb. anlamak için üretim ilişkileri gibi maddi temellere bakmak gerektiği anlamına gelir. Günümüz kapitalist toplumunda kadınların durumunu anlamak ve kadınların özgürleşmesine giden yolu bulmak için, kadınların ezilmesinin nasıl ortaya çıktığına bakmak gerekir. Orta sınıf feministler kadınların ezilmesini erkeklerin kalıtsal biyolojik bir özelliği olarak görürken, Marksistler ezilmeyi toplumsal koşullara bakarak açıklarlar. Kadınların ezilmesinin süreci, sınıflı toplumunun sebep olduğu ayrımcılığın bir parçasıdır. Kadınların toplumdaki yeri, ailenin biçimlenmesiyle yakından ilgilidir.
Tarihte kadınların ezilmesi nispeten yeni bir olgudur. Kadınların ezilmesi, yaklaşık 6000 yıl önce toplumun sınıflara ayrılması ve sınıflı toplumunun ortaya çıkmasıyla birlikte başlamıştır. “İlkel komünizm” olarak adlandırılan dönemde, günümüzde bildiğimiz anlamda sınıflar, özel mülkiyet veya aile yoktu. Erkekler de kadınlara veya diğer erkeklere hükmetmiyordu. İnsanlar herhangi bir artı değer üretemedikleri, sadece hayatta kalmaya yetecek kadar ürettiğinden, baskı için maddi bir temel yoktu. Baskı ilk olarak Mezopotamya, Mısır, Yunanistan ve Roma’nın köle imparatorluklarının gelişmesiyle ortaya çıkmıştır.
Sınıfsız Toplumlar
Antropolog Morgan’a göre, insan gelişiminin yaklaşık %99’unu oluşturan sınıflı toplumlardan önce, insan toplumunda iki aşama vardı: Paleolitik Çağ’a karşılık gelen avcı-toplayıcı ekonomiye dayalı vahşi durum ve Neolitik Çağ’a karşılık gelen tarım ve hayvancılığa dayalı barbarlık. Bu zaman diliminde, bizimkinden tamamen farklı olan sosyal yapı, kabile veya klan sistemine dayanıyordu. Bu, kadınların son derece saygı gördüğü ve kabilede lider rol oynadığı akrabalık temeline dayanıyordu. Üretim ve dağıtım ortaklaşa yapılıyordu. İşbölümü tümüyle kendiliğindendi. Yalnızca cinsiyetler arasında işbölümü vardı. Ayrıcalıklı kesimler yoktu. Kadınlar, kabileye hayat verdikleri ve geleceklerini güvence altına aldıkları için son derece saygı görüyordu. Engels, kadınların durumunu şöyle açıklıyor: “Çoğu veya tüm kadınların aynı kabileye ait olduğu, erkeklerin ise farklı kabilelerden geldiği komünist hane, ilkel toplumlarda genel olan kadın üstünlüğünün maddi temelidir.” Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, s.27
Bu toplumlarda tek iş bölümü, -kadınların doğal biyolojik bir nedenlerden dolayı zamanlarının büyük bir bölümünü küçük çocuklarla geçirmeleri gibi- erkekler ve kadınlar arasındaydı. Kadınlar yiyecek toplarken erkekler avlanırdı. Her iki cinsiyet de üretimde önemli bir rol oynardı. İlkel komünist koşullarda kabileler üzerine yapılan çalışmalar, gıda üretiminde kadınların payının muhtemelen erkeklerinkinden daha önemli olduğunu ortaya çıkarmaktadır. Bu toplumlarda kadınlara büyük saygı duyulurdu. Kadınlar kabilenin zenginliğine en az erkekler kadar katkıda bulunurdu. Kadınlar becerilerini geliştirerek çömlekçiliği icat ettiler ve tarımda da belirleyici bir rol üstlendiler.

Soyun Kadından Gelmesi
Bu ilkel toplumlarda, cinsel ilişkiler, gebeliğin ilahi müdahalenin sonucu olarak algılandığı ilkel çiftleşmeye dayanıyordu. İlkel çiftleşme, akrabalığa dayalı grup evliliği aşamasından geçerek bir dizi değişime uğradı. Bu koşullar altında, çocuğun biyolojik babası bilinmiyordu, bu nedenle soy, anne üzerinden sayıldı.[1] Çocukların doğumu ve yetiştirilmesi, yalnızca kabilenin değil, tüm türün hayatta kalması için hayati önem taşıyordu. Bu, kadınlara toplumdaki temel rollerini kazandırmaya ve kabilenin anaerkil karakterini belirlemeye yardımcı oldu. Tüm erken dönem mitlerinde ve yaratılış öykülerinde yaşam verenlerin kadınlar olması ve tüm erken dönem tanrılarının kadın olması tesadüf değildir. Sadece sınıflı toplumunun ve baskın ataerkil ilişkilerin ortaya çıkmasıyla büyük erkek tanrıların ortaya çıkışını görüyoruz.
Kabile Ailesi – Anaerkillik
Kabile içinde herkes “kardeş” ve “abla”, herkes için “anne” ve “baba” idi.[2] Çocuklar herkesin çocuğu olarak görülüyor ve anaerkil toplumda ortaklaşa yetiştiriliyordu. Ancak “en güçlü olanın hayatta kalması” ilkesinin gelişmesiyle, önce ebeveynler/çocuklar, sonra kardeşler ve daha sonra tüm kan akrabaları arasındaki cinsel ilişki durduruldu; çünkü kan akrabaları arasındaki cinsel ilişki akraba evliliğine yol açıyordu. Kan akrabaları arasındaki cinsel ilişkiyi ilk durduran kabileler akraba evliliğinden kaçındı ve böylece güçlü hale geldiler; bu da kan akrabaları arasında cinsel ilişkiye devam eden kabileleri alt edebilecekleri anlamına geliyordu. Alt edilemeyen kabileler de bu fikri benimsedi ve kan akrabaları arasındaki cinsel ilişkiyi durdurdu. Kabilede hâlâ serbest cinsel ilişki olduğu için, kimin kiminle kan akrabası olduğunu belirlemek neredeyse imkânsızdı. Akraba evliliğini önlemek için kabile sisteminin değiştirilmesi gerekiyordu. Bu şekilde, bugün bildiğimiz tek eşliliğe yavaş yavaş yaklaşıldı. Erkekler gidip diğer kabilelerden kadın bulmak zorunda kaldılar ve böylece o kabilenin bir parçası oldular; bu da kabiledeki kadınların, örneğin bir erkeği kabileden atabileceklerine karar vermeleri anlamına da geliyordu.
Çoğu antropolog, ilkel komünist anaerkillik fikrini reddeder. Onlara göre, modern avcı-toplayıcı toplumlarda var olan kanıtlar en fazla anaerkil bir soy hattına işaret eder, daha fazlasına değil. Mevcut anaerkil soy hatlarının, kadınların her alanda öncü rol oynadığı bir tarih öncesi dönemin kalıntıları olduğunu göremiyorlar. Diyalektik olarak, baba bilinmediği için ataerkil aile biçimleri anaerkil aile biçimlerinden önce var olamazdı. Elbette, erken dönem anaerkil toplumlar, modern ataerkil toplumların ters ayna görüntüsü değildir; ilkel toplumlar komünist ve eşitti, sınıflar veya baskı yoktu.
İlkel komünizm Marx ve Engels’in temel çalışmalarında sahiplenilmiştir ama ilkel komünizm ile modern proletaryanın uğruna mücadele ettiği komünizm arasındaki, köleci toplumla başlayan özel mülkiyetli ve sınıflı toplumlar ve bunlara tekabül eden üst yapıların ortaya çıkışını göz ardı etmemişlerdir; Kapital’de ve Ailenin, Özel mülkiyetin ve Devletin Kökeni eserlerinde: “Doktrinimizle tutarlı olarak, bu ilk formu pekâlâ cinsel yapı ışığında tanımlayabiliriz. Orada kadının, Kutsal Anne’nin, erkeklerini ve çocuklarını yönettiği anaerkilliğin büyük ışığını buluruz. Gerçek anlamda doğal iktidarın ilk formunda kadın edilgen değil etken, köle değil efendidir. Bu gelenek Latin ailesinde sürmüştür: aile kelimesi famulus, yani köleden gelirken kadın kelimesi domina, yani efendiden gelir. Bu dönemde aşk serttir, evet, ama mülkiyetçi veya parasal değildir. Velhasıl Romalıların zamanında olduğundan çok daha üstündür; erkek kadın nesnesini fethetmez, kadın olarak nitelendirmek istemediğimiz anne, erkeğine doğal ve insani bir biçimde türü yayma görevini verir.”
Kadın cinsiyetinin tarihsel açıdan yenilgisi – sınıflı toplumların ortaya çıkışı
“Kadın erkekten oluşan aile”, modern ailenin başlangıcıydı ve kabile sistemi içinde ortaya çıktı. Bu aile biçimi başlangıçta anaerkildi, ancak daha sonra ataerkil hale geldi. Bu gelişme, artan verimlilik ve zenginlikle eş zamanlı olarak yani üretim biçiminin değişmesiyle gerçekleşti. Demir pulluğun icadı, tahıl fazlası üretme olasılığını açtı. Yeni hayvancılık yöntemleri, sığır popülasyonunu artırdı. Bu atılım, insanların varoluşun temel ihtiyaçlarının ötesinde önemli bir fazlalık üretebileceği anlamına gelen tarım devrimine yol açtı. Bu, klanda bazılarının çalışmaktan kaçınabileceği olasılığı – kafa kol emeği ayrımını- da yarattı ve bu da sınıflı toplumu ve özel mülkiyet haklarını kurdu. Tarım devrimi böylece bir fazlalık üretti, bunun dağıtım şekli yeni üretim biçimine bağlıydı ve sosyal yaşamda temel bir değişikliğe yol açtı. Tarım, toplu olarak yapılan avcılığın aksine bireysel bir üretimdir. Ayrıca, tarımsal üretimde pulluk için yük hayvanları kullanıldı, bunlar çoğu durumda erkekler tarafından kullanıldı, bu da kadınların evde kalıp erkek tarafından üretilen hammaddeleri işlemesi anlamına geliyordu.
Bu toplumsal değişimler kabile sistemini zayıflattı. Üretilen fazlalık başlangıçta kabile içinde kaldı, ancak iş bölümü nedeniyle zamanla erkeklerin mülkiyetine geçti. Engels’in dediği gibi: “Eskiden kadının evdeki üstünlüğünü sağlayan neden: Kadının kendini tamamen ev işlerine vermesi olgusu, şimdi, evde erkeğin üstünlüğünü sağlıyordu: kadının ev işleri, artık, erkeğin üretken emeği yanında hesaba katılmıyordu; önemli olan erkeğin çalışmasıydı, kadının çalışması, yalnızca önemsiz bir destekti. Daha burada, üretken toplumsal emek dışında, özel ev işleriyle yetinmek zorunda kaldıkça, kadının kurtuluşunun, kadın erkek eşitliğinin olanaksız olduğu ve olanaksız kalacağı ortaya çıkar. Kadının kurtuluşunun gerçekleşebilir bir duruma gelmesi için, önce, geniş bir toplumsal ölçek üzerinde üretime katılabilmesi ve ev işlerinin onu yalnızca çok önemsiz bir ölçüde uğraştırması gerekir. Bu da, ancak, yalnızca kadınların geniş ölçüde çalışmasını kabul etmekle kalmayıp, ayrıca bunu kesinlikle gerektiren ve özel ev işini gitgide bir kamu sanayii yapmaya yönelen modern büyük sanayi ile olanaklı duruma geldi… Erkeğin evdeki gerçek üstünlüğüyle, mutlak gücünün son engeli de yıkılıyordu. Bu mutlak güç, analık hukukunun yok oluşu, babalık hukukunun kuruluşu, iki-başlı-evlilikten kerte kerte tek-eşli evliliğe geçişle doğrulanmış ve süreklileştirilmiş oldu. Ama bununla, eski gentilice örgütlenmede bir çatlak meydana geliyordu: karı koca ailesi bir güç durumuna geldi ve korkutucu bir biçimde gensin karşısına dikildi.”
Morgan bunu şöyle açıklar: “Çocuklarından farklı bir klana mensuptu: kocasıyla yaşamak için evinden çekilip alınmıştı. Kocasından farklı bir klandan gelmesinin yanı sıra, kocasının ayrı, münferit evinde kendi akrabalarından uzaklaştırılmıştı. Bu yeni konumu, ortak meskende yaşamanın yarattığı soyun kadın üzerinden aktarılmasından kaynaklanan güç ve nüfusu bozma eğilimindeydi.”[3]
Engels, bu durumun siyasi etkisini şöyle açıklar: ‘Erkek evde de idareyi eline aldı, kadın değersizleştirildi ve ailede sahip olduğu konum hizmetkâra indirgendi, erkeğin şehvetinin kölesi ve salt çocuk üretiminin aracı haline geldi. Kadının özellikle Yunanlıların Kahramanlar Çağı’nda ve daha çok klasik dönemde öne çıkan bu alçaltılmış konumu, zamanla sevimlileştirilmiş ve maskelenmiş, yer yer daha yumuşak bir biçime büründürülmüş ama hiçbir şekilde ortadan kalkmamıştır.[4]
Engels şöyle devam eder: “Tarihte görülen ilk sınıf çatışması, tek-eşli evlilikte erkek ve kadın arasında gelişen antagonizmadır ve ilk sınıf tahakkümü, erkeğin kadın üzerindeki tahakkümüdür”[5]
Ancak anne kabilesine ait olan çocuklar, babalarından miras alamıyorlardı, çünkü onlar başka bir kabileye mensuptu ve babalarının mal varlığı bu kabile içinde kalmalıydı. Dolayısıyla yeni zenginlikle birlikte yeni çelişkiler ortaya çıktı. Engels’in açıkladığı gibi; “Bir yandan zenginlik arttıkça, erkeğin ailedeki konumu kadınınkinden daha önemli hale geldi; diğer yandan bu güçlenen konumu kullanarak geleneksel veraset sistemini kendi çocukları lehine alt üst etme dürtüsü doğdu. Ancak, miras anne tarafından gelen hak üzerinden hesaplandığı sürece bu imkansızdı. Bu nedenle anne tarafından gelen hak ortadan kaldırılmalıydı ve kaldırıldı.” [6]
Kadınların üretimde doğrudan bir rol alamaması, dünya tarihinde kadınların yenilgisine yol açmıştır. Kapitalizmin, sanayinin gelişimiyle birlikte bu doğrudan üretim rolü yeniden ortaya çıkmış ve kadınlar işgücü piyasasına dahil olmuştur.

Modern Aile – Erkek Egemenliği
Özel mülkiyetin ortaya çıkmasıyla birlikte, komünist anaerkil kabileler yıkıldı. Yerlerine sınıflı toplum, devlet ve ataerkil aile geldi. Evlilik biçimi çok eşlilikten tek eşliliğe dönüştü; bu da evlilik içinde doğan çocukların erkeğe ait olmasını sağladı. Evlilik, ailenin “mutluluğunu” ve gücünü pekiştirmenin bir yolu haline geldi.
Erkek egemenliğinin ilk etkisi ataerkil ailede görülür. En önemli özelliği çok eşlilik değil, ailenin reisi olan babanın otoritesi altında bir aileye çok sayıda özgür ve özgür olmayan kişinin (kölenin) yerleştirilmesiydi. Esas olan, özgür olmayan kişilerin kabul edilmesi ve aileye baba otoritesinin getirilmesidir; Roma ailesi bunun mükemmel bir örneğidir. Bu tür bir aile, çok eşli evlilikten tek eşliliğe geçişi işaret eder. Kadının sadakati, yani çocukların babalığı konusunda tam bir güvenceye sahip olmak için, kadın tamamen erkeğin eline verilirdi; eğer erkek onu öldürürse, sadece hakkını kullanmış olurdu. Engels, “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni”’nde bu tezi genişletir: “Dolayısıyla, tek eşlilik hiçbir şekilde tarihte erkek ve kadının uzlaşması olarak görülmez, böyle bir uzlaşmanın en yüksek biçimi olarak hiç görülmez. Tersine, bir cinsin diğerine boyun eğmesi, önceki tarih boyunca bilinmeyen cinsler arasındaki bir çatışmanın ilanı olarak görülmelidir. “Yayınlanmamış eski bir el yazmasında, Marx ve benim 1846’daki çalışmamızda, şunu buluyorum: ‘İlk iş bölümü, çocuk yetiştirmek için kadın ve erkek arasındaki iş bölümüdür.’ Ve bugün şunu ekleyebilirim: Tarihte ortaya çıkan ilk sınıf karşıtlığı, tek eşli evlilikte kadın ve erkek arasındaki karşıtlığın gelişmesi ve kadın cinsinin erkek tarafından ilk kez sınıfsal baskıya uğraması ile örtüşür.”[7]
“Tek eşlilik büyük bir tarihsel ilerlemeydi, ama aynı zamanda kölelik ve özel mülkiyetle birlikte, bugüne kadar varlığını sürdüren, insanların refahının ve gelişmesinin bazılarına diğerlerinin ıstırabı ve bastırılması yoluyla ulaşıldığı ve her ilerlemenin aynı şekilde göreli bir gerileme olduğu çağı başlattı. Tek eşlilik, medeni toplumun hücresel biçimidir ve içinde, medeni toplumda tam anlamıyla gelişen karşıtlıkların ve çelişkilerin doğasını inceleyebiliriz.”[8]
İşçi sınıfında klasik tek eşliliğin tüm temelleri ortadan kalkmıştır. Tek eşliliği korumak ve mirasçıları güvence altına almak için yaratılan tüm özellikler eksiktir ve bu nedenle erkeğin egemenliği zayıflamıştır. Kadınları çalışmaya zorlayan sanayinin ortaya çıkışından sonra, evdeki erkeğin egemenliğinin son kalıntılarının da temeli ortadan kalkmıştır; tabii ki tek eşliliğin getirilmesinden sonra yaygınlaşan kadına yönelik vahşetin kalıntıları hariç.
Ancak özel mülkiyetin yükselişi ve anaerkilliğin yıkılmasıyla kadın cinsiyetine karşı “kazanan” erkek cinsiyeti değildi, çünkü erkeklerin büyük çoğunluğu da eziliyordu. Sadece egemenler kazandı. Toplumun geri kalanı –erkekler ve kadınlar– kapitalist sınıfın egemenliğiyle ezildi.
İnsanlık ancak sınıflı toplumunun yıkılmasıyla “kölelikten” kurtulabilir.

Kadınların özgürleşmesi, toplumun sosyalizm mücadelesinden ayrılamaz bir sınıf meselesi haline geldi. Kadınların üretimde yeniden doğrudan rol aldığı ve çalışan kadın ve erkeklerin cinsiyetler arası aynı çıkarlara sahip olduğu mevcut toplum, reel sosyalist devrim yoluyla kadınların özgürleşmesinin temelini atmıştır, atacaktır.
[1] Friedrich Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, İş Bankası Yayınları, s. 27
[2] A.g.e., s 16-27
[3] Morgan, L. H. 1881. Houses and House-Life of the American Aborigines. Chicago and London: University of Chicago Press. s. 128.
[4] Friedrich Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, s. 44
[5] Friedrich Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, s.44
[6] A.g.e., s. 49
[7] A.g.e., s. 53
[8] Marx-Engels, Toplu Eserleri, 1990, cilt 26, 173-174

